2.5 yıl önce ananemin ölümünü hatırlıyorum. Beklenen, belki de zamanı gelmiş bir ölümdü. Ölüm nasıl olursa olsun üzüyor ama. Ne zaman, kime ya da nasıl gelirse gelsin. Saç kremiyle bantlanıp satılan şampuan gibi ölümde üzüntüyle bantlanıp geliyor. Ben almıyım diyemiyorsun nedense. 1 alana 1 bedavalara alışkınız çünkü.
Yersiz ve zamansız ölümlerin promosyonu üzüntüler daha büyük oluyor ama. Beklemiyorsun çünkü, hazırlamıyorsun kendini. Defne Joy Foster'ın ölümü gibi. "Hayat hesap yapılacak kadar uzun" demişti pazar günü yayınlanan bir röportajında. Eminim hayatın bu kadar kısa olduğuna kendi bile inanamamıştır, hazırlamamıştır kendini. Bu cümleleri kurarken insan yanaştırır mı yanına bu promosyonlu ölümü? Düşünür mü acaba bu cümleyi kurduktan 3 gün sonra bitecek herşey. Bırakıp gidicek hayatında ne varsa. Çünkü hayat uzun değil. Ama biliyorum ki söylediğine kendisi bile inanmamıştı. Çocugunun büyüdüğünü hayal etmişti, gideceği okulları, seveceği kadınları hayal etmişti. Hayat uzun değil dese de kısa yoldan bırakıp gider miydi acaba küçücük oğlunu? O gece öleceğini bilseydi, hayatının bu kadar kısa olacağını bilseydi, son kez bebeğini görmek, onun kokusunda nefesinin kesilmesini istemez miydi?
Benim çocugum yok. Benim 5 yıldır beraber oldugum ve "mevlana gibi adam" dediğim bir eşim de yok. Bu kadar uzakken bile anlayabiliyorum, anlamaya çalışabiliyorum yaşananları. Hataları, yapmasaydın be kadın denilen şeyleri ben de görüyorum. Evet herkes görüyor. Ama söylemiyor. Söylememesi gerekiyor çünkü.
Hangimiz bir taziye evine gidipte "rahmetli de su testisi gibiydi, su yolunda da kırıldı" diyebiliyoruz? Diyemiyoruz, demiyoruz. Ne olursa olsun susuyoruz. Kocasına saygıdan, herşeyi geçip minicik oğluna saygıdan susuyoruz. 25 yaşındayım ve susmam gerektiğini biliyorum.
Aldatmış mı aldatılmış mı? Tüm günahı kendi boynuna asılı, yıkanıp sarıldı ve onunla gitti zaten. Kime ne demek düşer? Kocası dimdik cenazesinin başında dururken, sevdiği kadına sahip çıkarken, onun ne yaptığını, nerede vefat ettiğini umursamazken, sadece onu kaybetmenin, oğlunun ve kendisinin hayatlarında açılan boşluğun üzüntüsünü yaşarken, kime laf düşer?
Söyliyim mi? Hiç birimize.
Kime, ne mi düşüyor?
Hıncal Uluç'a BOK yemek düşüyor.
