31 Aralık 2010 Cuma

Kedi Canınızı Sizi!

Geçen yıl aynen şöyle, karamsar bir yazı yazmışım. 2010 benim için biraz sancılı geçti zaten, ama sen bu ruh hali ile girersen o yıldan pek bir şey beklememek lazım. Ama hayatım ağustos ayından itibaren bambaşka bir yönde ilerlemeye başladı. Yani ilk sekiz ayı tambi felaketken, sonrası rüya gibiydi. Kariyer anlamında yepyeni adımlarım oldu. Asla yapamam dediğim öğretmenliğe adım attım, hatta çok sevdim. Bana "ingilisce örtmenim" diyen nerdeyse 75 tane minik girdi hayatıma. Ne kadar canım sıkkın olsa da tüm sıkıntımı alıp götürdüler.

Ey Min-el Aşk dedim yine yola devam ederken... Bana " su perisi" diyen, her güne daha umutlu, daha mutlu, daha enerjik olarak başlamamı sağlayan biri oldu hayatımda. Canımın sıkılmasına bile fırsat vermeyen, karşıma geçip bazen 31 yaşında bir adam gibi konuştu, bazen de 18'lik bir genç gibi benimle dans etti. "Aşk" kelimesine bambaşka bir anlam kattı, ezberlerimi bozdurdu bana.

Onun dışında geçen yıl o karamsar yazıyı yazan kız gitti, yerine sadece hayattan keyif almak isteyen biri geldi. Hayata daha pozitif bakmaya başladı, bazen evrenden torpili olduğunu düşündü, ama sonra vazgeçti ve en güzel torpilleri kendine yaptı, geçti.

Onun dışındaki herşey zaten hep aynıydı, en sevdiğim arkadaşlarım, ailem.. Hep yanımdaydılar, hepte olmaya devam edecekler.

Hayatımda eksilenler, hayatıma eklenenlerle yepyeni bir yıl başlıyor. Tek öğrendiğim şeyse ne yaparsan yap kendine yapıyorsun. Başrol sana ait, sen ne oynamak istersen o sahneleniyor hayatında. Yardımcı oyuncular, gelip geçici konular sadece bir süre oturup kendini dinlemeni sağlıyor.

O zaman ;


Mutlu Nuran hepinize Mutlu Yıllar Diliyor, bu da yeni yıl hediyeniz :)



23 Aralık 2010 Perşembe

Bu Konudaki Fikrim Gerçekten Mühim.

Beni yakından tanıyanlar bilir diyeceğim ama yakından tanımayıp blogtan tanıyanlar da bilir ki ben tambi krem manyağıyımdır. Her duş sonrası, birazdan kırkpınardaki güreşlere katılacakmış gibi özenle kremlenirim. El kremi, yüz kremi, vücut kremi, ayak kremi hepsi ayrı ayrıdır. Bunların hepsinin sebebi "Türkiye Çöl Olmasın" afişindeki kurak topraktan daha kurak olan cildimdir. Önceleri tamamen ihtiyaçtan olan kremlerle ilişkim zamanla bir çılgınlığa döndü. Krem almak, denemek, yeni nemlendiriciler keşfetmek ben de ayakkabı gören kadın tribi yaratmaya başladı.

Övünmek gibi olmasın ama piyasadaki kremlerden denemediğim kalmamıştır sanırım. İsmini hiç duymadığınız kremlerden popüler kremlere kadar denemediğim krem kalmamıştır sanırım. Blogumda da kremlerle ilişkimi baya bir detaylandırmıştım zaten daha önce. Bugüne kadar en memnun kaldığım krem Bebe markasının Holiday Skin kremi olmuştur. Kötü bir kokusu olmasına rağmen muhteşem bir nemlendirme gücü vardır ve sonrasında cildiniz ipek gibi olur. Daha da üstüne geçeni görmedim bugüne kadar.

O kadar Bebe diyorum ama adamlar al bu kremi doya doya kullan demiyorlar. Türkiye'de de bulunmadığı için temin etmek baya zor oluyor. Neyse konumuz bu değil zaten.


Bugün size Vaseline'in losyonlarından bahsedeceğim. Yaklaşık 1 ay önce FikriMühim'de kampanyalarını görüp bir krem delisi olarak katılmıştım. Benim kafamdaki vaselin pembe, yağlı bir kremdi. Çocukken sıkça rastlardık kendisine evimizde. Vaseline o yağlı kremin yanına bir de losyon çıkarmaya karar vermiş ve bir kampanya yapmış. Benim için tam yer tam zamanı bir kampanya oldu. Çünkü denediğim ve begenmediğim krem bitmek üzereydi ve ne alacağıma dair kafamda en ufak bir fikir yoktu.

Neredeyse 2 haftadır bu ürünü deniyorum. Bana gelen pakette Aloe Vera ve Essential Moisture ürünleri vardı. Kremlerde benim için en önemli etken kuvvetli nemlendirici olmasıdır. Sonrasında sürdükten sonra yapış yapış bir his bırakmaması ki johnson baby yağlar böyle bir his bırakıyor ve son olarakta kokusu önemlidir.


Vaseline'in -ki adamlar bu işe o süper yağlı kremlerle başladıkları için nemlendirme işini iyi kıvırmışlar - nemlendirmesi 10 üzerinden benden 7 alır. Kokusu da gayet iyi, aslında ben çilek ve benzeri kokuları daha çok seviyorum ama bu da idare eder.

Fiyat-performans açısından bakarsanız 400 ml ürünlerinin fiyatı 12.90 lira, gayet uygun. Ben deneyip memnun kaldığım için, bana gönderilen 5 TL Watson's indirim kuponunu yeni yıl için düzenlediğim give away'de verdim ki başkaları da kullansın ve memnun kalsın diye.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Give Away, Give Away, Give Away NOW!



200. izleyiciyi geçeli baya uzun bir zaman oldu ama ben anca hediye olayına girebildim. Oysaki hediyeler hazırdı uzun zamandır. Ama fotograflarını çekip buraya koymak baya zor oldu. Biliyorsunuz ki çok çok yoğunum :) Malum yeni yılda geliyor, birileri yeni yıla benim hediyelerimle girsinler :)

Katılım şartları :

- Blog izleyicisi olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu.


- Bu yazının altına olabilecek en abuk yorumu bırakmak.

- Blog olur, facebook olur, twitter olur, arkadaşınıza, eşinize, dostunuza sms olur, bu hediye dağıtımını, -ayşeeee koş kızzzz hediye varrrr! diye haber vermek.

- Tarık Mengüç'ten Şakşuka Eşliğinde göbek atmak ve bunu belgelemek

Çok basit değil mi :)

Gelelim hediyelerimize, ilk hediyemiz Watsons'tan Vaseline'in 5 TL'lik indirim kuponu. Vaseline'in yeni losyonları hakkında açıklayıcı bir post yazıcam, sıkı durun.



İkinci hediyemiz, Oriflame siyah Kalem Eyelinerı, kendim kullanmıştım, gayet bombastik bir eyeliner.


Üçüncü Hediyemiz ise aynalı-maynalı şekilli bir lipstik. Kutusunu ters koymasaymışım tambi süper olacakmış, ama idare edin. Scott Barnes'in güzel bir lipstiği kendisi.

Son Hediyemizde, Claire'sten pembe bir çift küpe. Tam pinksatelite tarzı bir iş :)


30 aralık gece 00.00'da hediye dağıtımı biter, ben de balkabağına dönüşürüm benden söylemesi. Bu arada hediye sahibi nasıl bulunacak derseniz "ya şundadır ya bunda" yapacağım. Çok zorlanırsam random.org denen yerden teknik destek alabilirim.

Postumu göbeğimi kaşıyarak ve "ho ho ho" diye gülerek bitiriyorum, Good Luck :)


13 Aralık 2010 Pazartesi

Santa Claus ve Kaset Çanta

Bir kaset çanta çekilişi daha başladı. Gökten minnoş yağdığında bana pipinin düştüğü bir dünyada şansım çok az ama kısmet. İnşallah bana çıkar diyorum. Siz de aynısını deyin. Pozitif enerji alanı oluşturalım. Ordan bana minnoş yağsın. Hadi bakalım.

2 Aralık 2010 Perşembe

Camino (2008)

Aşırı dinci annesi tarafından Tanrı'yı ve İsa'yı keşfetmesi için yönlendirilen 14 yaşındaki Camino, tam da olması gerektiği gibi aşkı keşfetmek istemektedir.

Sınıf arkadaşının kuzeni Jesus'a aşık olan Camino, onunla aynı tiyatro oyununda olabilmek için türlü türlü hayaller kurar. Ama bir laf vardır ya " hayat biz onunla ilgili plan yaparken başımıza gelenlerdir" diye, aynen Camino'nun hayatı da böyle gelişme gösterir. Nadir rastlanan bir kansere yakalanan Camino gün geçtikçe kötüye gitmektedir. Kızlarını Tanrı yoluna yönlendirmek için elinden geleni yapan, onları dünyevi zevklerden uzak tutan bir anneye karşılık, kızlarının istediği gibi yaşamasını, her duyguyu tatmalarını isteyen bir babaya sahiptir Camino.


Hasta yatağında büyük acılar cekerken tek düşündüğü Jesus'tur, dayanmasının, iyileşmek istemesinin tek sebebi Külkedisi oyununda Jesus'u prens olarak izlemek, hatta prenses olarak Jesus'a eşlik etmektir.

Camino'nun acıları "İsa seni seviyor" yazan bir postere bakarken rüyasında Jesus'u öperek son bulur.

İspanyol yapımı Camino, 1985 yılında 14 yaşında kanserden ölen Alexia González-Barros'un gerçek yaşam hikayesidir. Kendisine azize ünvanı verilen Camino, bu dünyadan en çok istediği duyguyu tadamadan ama Tanrı'nın gözünde " ererek" ayrılmıştır.

Goya Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Aktris ödüllerini alan bu film sonuna kadar hak etmiştir. Filmde Camino'yu Nerea Camacho canlandırmıştır. Kızın oyunculuğu gerçekten çok iyidir.

İnanç ve yobazlık arasında gayet ince bir çizgi vardır ve filmde bu ince çizginin üzerinde durmaktadır.

Ben filmi çok begendim, son 5 dk. sı filmin müthişti. Ölmek üzere olan bir kız, onu azize ilan etmek için toplanmış bir sürü palyaço, kavuşamadığı aşkı Jesus ve ona hiçbir faydası olmayan, dualarını duymayan, acı çektiğinde yanında olmayan İsa.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Masallağğğ Masallaaağğ.

- Çok büyük fanı değilim ama deli gibi sahlep içmek istiyorum. Daha doğrusu, bir battaniye alıp, süper manzaralı bir yere gidip ki burayı biliyorum ama söylemem, sevgilime sarılıp sahlep içmek istiyorum. Yani neymiş sadece sahlep içmek değilmiş amaç.


- Bugün Hesionka'dan aldığım "biscuit" kolyemi taktım okula giderken, çocuklar bayıldılar, ders sonundaki teletubbiesler gibi sarılma ritüelimizde hepsi kolyeye ellediler gerçek mi diye, hatta aralarından 1-2 tane ısırmak isteyen bile oldu. (biyolojik saatim sus!)


- Pazar günü KPDS var, KPSS'deki çalıntı soru skandalından sonra OSYM adayları don-atlet sınava alma gibi bir uygulama başlatmış, çanta, takı, saat vs. herşey yasak, hatta kemerli tokalı kıyafet giymeyin bile diyor devlet. Sorular sanki sınav salonlarında dağıtıldı anasını satayım. Biz mi öküzüz devlet mi anlamadım.


- Konsere gitmek istiyorum, ama Orphaned Land konserine, 15 Aralıkta İstanbul'a geliyorlar, ve ben bir kez daha konserine gidemiyorum.


- Bu aralar metal damarım kabardı çok fena. Metal cidden ölmemiş bilader.


- Yılbaşı planları başladı mı? Biz de başladı, geçen yılki efsanevi Bodrum turundan sonra çıtamız çok yukarılarda, ama kadromuz çok sağlam, sayfiye yerleri bizi bekleyin yine. ( sayfiye?)


- Bir gün bana görücü gelirse shot tekila vericem kahve yerine. Ona göre gelin beni istemeye.


- allahım sen beni bir gün " çocugunuz zeki ama çalışmıyor" yalanını söylemek zorunda bırakma.


- 59.9 kiloyum, bu ne biri bana acıklasın, 60 desem çok 59 desem az, düz hesap 55 diyim de olsun bence.


- Bu arada biz yarın buluşuyoruz, duyan duymayan kalmasın.


Öperim.


Nuran the şişman hırsı olan kız.

26 Kasım 2010 Cuma

Ben Bu Blogun Kısa Şortlu Halini Bilirim.

Minnoşlar minnoşu blogum 2. yaşına giriyor yarın. Ama yarın sabahın köründen akşamın en kör saatine Buca dağlarında gezen bir ceylan olacağım için şimdiden kutlayayım dedim. Bu arada 200 izleyiciyi de geçtik, give away give away give away now dicem ama olmıcak, söz haftaya.

Beni soracak olursanız iç güveysinden halliceyim. 25 yaşında tekrar ödevlere geri dönmenin mutluluğu içindeyim. İlk defa "Öğretmenler Günü" kutladım, kutladım derken kimse çiçek, hediye vs aldım sanmasın. Öğrencilerim 3-4-5-6 yaş aralığında olunca ve beni çok az gördükleri için kutlamak akıllarına gelmedi. Arkadaşlarım kutladı. bugün bi öğrencim bana öğretmenler günü şiiri okudu, sonra topluca "öğreettmenlerrr gününüüz kutluuu olsuuun inngilizzceee öğrrretmenim" dediler. Böyle uzun uzun yazdım çünkü cidden o yaşta her kelimeyi uzatma durumu var. "Car" diyorsun "Caaaar" diyorlar.


Söylemeden geçemeyeceğim, "k"leri ve "r"leri söyleyemeyen bi öğrencim var, ona sapık gibi sürekli "tıymızı" dedirtiyorum. Arada da "tam on beybi" diyor. öğretmen olarak ciddi bir kimliğim olmasa yanaklarını sıkıştırıcam ama yapamıyorum.

Tüm bloggerlarda baş gösteren Hama manyaklığı bana da bulaştı, sürekli evde bişiler yapıyorum, bugün kendime hello skully yaptım :) Domgünü hediyesi olsun blogumdan bana.


Öperim sizi gıdıdan.


17 Kasım 2010 Çarşamba

New York'ta 5 Minare




Kökten dinci bir terör örgütünün peşine düşen İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Deccal kod adlı Hacı Gümüş'ün New York'ta yakalandığını öğrenir ve teslim alması için iki polisi New York'a yollar. Hacı Gümüş'ü almaya giden polisler aslında aradıkları adamın Hacı Gümüş olmadığını ve bu adamı almaya gelmelerinin bambaşka sebepleri oldugunu en sonunda anlayacaklardır.


Mahsun Kırmızıgül'ün son filmi olan New York'ta 5 minare bana göre tamamen zaman kaybı. Bir filmde bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. Daha önce "Güneşi Gördüm" filmini izlemiş ve begendiğimi yazmıştım burda. Ona dayanarak ve Haluk Bilginer'in performansı ile ilgili iyi yorumlara güvenerek gittim filme. Haluk Bilginer yine harikaydı ama bu filmi kurtarmaya yetmemişti.


Hatta şöyle söyliyeyim, kadro da gayet başarılıydı. Mesela bir Hollywood filmi tadını yakalamak için tüm loser Hollywood oyuncularını filme toplamışlardı. Amerika'da geçen tüm İngilizce konuşmaları iğrenç bir dublajla vermişlerdi. Madem bir iş yapıyorsun, alt yazı falan yap dimi. Kesinlikle berbattı dublaj.


Mahsun Kırmızıgül'ün yana yatık ezik yürüyüşünü hatırlamayan yoktur heralde. O adam bu yürüyüşten kurtulmadıkça isterse filmleri Golden globe alsın bi cacık olmaz ben söyliyim. Bir sahnede Mustafa sandal ile yürüyüşleri vardı, bir an Alişan ve Özcan Deniz'de yanlardan çıkacak sandım, o kadardı yani.


Mustafa Sandal'a gelince, Aya benzer şarkısı bile bu filmdeki performansından iyiydi. FBI ajanıyla Amerika'nın "demokrasi götürme sebepleri" üzerine kahvahane politikası gibi bir konuşması vardı, elimde olsa kalkar ağzına 2 tane çakardım o kadar.


3 Kuruşluk, dayanağı olmayan, "abi adamlar petrolün peşinde" söylemlerini sadece arkadaş ortamında yapsalar ya, bunun için film çekmeye gerek yok.


Filmle ilgili Fetullah Gülen'in hayatını anlatıyor gibi söylentiler çıktı, doğru mu bilemem. Ama Amerika'da yaşayan bir badem bıyıklı bir kısım Gülen2e gönderme yapıyordu. Ablamın filmin ortasındaki yorumu evlere şenlikti. "Pennsylvania'ya gidip elini öpesim geldi" :)


Yıkama-yağlaması boldu o açıdan. Ayrıca film baya bir dağınıktı. Kökten dinci terör örgütünden girdiler, kan davasından cıktılar. Duygu sömürüsü baya boldu.

Bir de Hacı Gümüş'ün (Haluk Bilginer) islamiyetle tanıştırdığı zenci arkadaşının havaalanında kendi sordugu soruya kendi cevap vererek gereksiz bir kıssadan hisse yapması, Mahsun'un konu, text vs. gibi hiç bir konuda bir iş çıkaramayacağını gösterdi.


Filmde saçmalardan seçmeler baya yer alıyordu. Koskoca FBI Hacı Gümüş'ün ailesi ve arkadaşlarının telefonlarını dinlemeye alıyor, ama marketini işleten adamınkini almayı unutuyor, adam sürekli hacı'yla konuşuyor, hatta kızının nikahına Hacı'nın 3g ile bağlanmasını da sağlıyor. Amerikan polisine de güven kalmadı azizim :)

Filme Bilecik'te gidip 5 tl'ye izlemeseydim bildiğin çıkışta oturur verdiğim paraya ağlardım. Ama hem 5 tl oldugu için hem de biletleri ablam aldığı için ağlamadım, ablam ağladı :)


Küçümsemek için söylemiyorum ama 3 kuruşluk bilgiyle çok büyük işlere kalkışmış Mahsun. İçi bomboş bir film yapmış. Bence daha iyi bildiği konularda devam etsin, uluslararası ilişkiler, politika ona biraz XXL gelmiş.
Son olarak bunu söylemezsem ölürüm, Engin Altan Düzyatan bebeğimsin.

12 Kasım 2010 Cuma

Ekşi Limonata

29 ekim tatilini fırsat bilen ben soluğu İstanbul'da almış, bir taşla bir çok bıldırcın vurarak hem ablamla gezmiş eğlenmiş, hem Hesionka'ların muhteşem cadılar bayramı partisine katılmıştım, bilen bilir. Ablam Nişantaşı City's alışveriş Merkezinin en üst katına açılan Çapaların yeni mekanını bir çok köşe yazarının yazdığını ve merak ettiğini söylemişti. Bir arkadaşıyla her pazar ablam Nişantaşı'nda gezmeye çıkıyordu zaten, biz de pazar günü hazır Nişantaşı'na gitmişken mekana da gidip görelim dedik.


En üst katta, açık alanı da bulunan, dekorasyon açısından gayet göz doyuran bir mekan olmuş Limonata. Ama gözünüzü doyuran şeylerin yanında bir de gözünüzü çıkaran şeyler var. Mesela masaya ekmek teneke bir şeyin içinde gazete kağıdının üzerinde geliyor.
Gazete kağıdındaki mürekkebin sağlığa yararlı olduğu açıklandı da benim mi haberim yok. Hem görsel açıdan hem sağlık açısından bir faciaydı ekmek sepeti.

Çorbaları ve çıtır tavuğu lezzetliydi fakat tavukta gazete kagıdı üzerinde gelmişti, disaster! Suratsız garsonları da cabası mekanın. Hayatımda ilk defa müşteriye trip atan garson gördüm. Bir an hangimiz veli nimettik anlayamadım.


Bu arada fiyatlarında maşallahı var. Baya cep yakan cinsten. Tabi bu köşe yazarlarının hiçbiri bu mekanlara para vermedikleri için atıp tutuyorlar, ama ben bizzat para verdiğim ve hizmet beklediğim için aynı şey geçerli değil. İstediğimi söylerim.


Garsonlar ve posta gazetesi ile yapılan sunum kesinlikle sınıfta kaldı ve mekandan irrite olmamıza sebep oldu.

Ama illa da merak ediyorum, gideyimde bi yemeğe 60-70 tl vereyim, garsonlardan trip yiyeyim diyorsanız gidin görün, Maryln Monroe'lu koltuğu var, o güzel bak :)


11 Kasım 2010 Perşembe

Gives You Hell

Evde ellerim havada popomu sallayıp hep bu şarkıyı söylüyorum.



Glee Cast - Gives you hell



Then you are the fool, I'm as well, Hope it gives you hell :)

2 Kasım 2010 Salı

Cadılar Bayramınız Mübarek Olsun

Herkesin bildiği üzere superduper insan Hesionka ve superduper eşi Loreathan'ın her sene düzenledikleri Cadılar Bayramı partisine ben de davetliydim. Gidicem mi gidemicem mi? Gidersem ne olacağım? derdinden sonra geçen hafta perşembe günü İstanbul'a gittim. Hello Kitty mi olsam? Kedi kız mi olsam derken kendime seçtiğim karakter Grease'ten Sally Olsen oldu. Ama tamamen kişisel tırtlığım yüzünden daha çok Küçük Emrah'ın kötü yola düşen ablasına benzedim.
Parti öncesi ablamın eşini ikna etmek baya bi zamanımızı aldı. "Kimse kurbanda bi angus kesip, gel bi t-bone ikram ediyim demiyor" diye sızlandı kendisi baya. Ablam ve Yavuzalp abim Corpse bride & Victor olmaya karar verdiler. O makyajla oraya kadar gitmeyiz dediler ve biz 30 dk Hesilerin otoparkında makyaj yaptık :) Sonrasını fotograflardan takip edin.
Ablam ve Eşiyle tanıştırayım sizi :)




Otoparkta Makyajımız bittikten sonra :)



Hesionka Death Master dev oragıyla halkı selamlıyor, hepinizle aşağıda görüşücez diyor.




Death Master'la anlaşmaya çalışıyorum, bi 30 yıl daha yaşıyım diyorum ama o da hızlı yaşa genç öl diyor, ne yapsam bilemedim :) Bu arada yine elimde Light bira var, Hesi hemen light biramı getirdi, canım benim <3>

Gece boyunca Wolverine benimle "kostüm partisine kostümsüz gelmiş" diye dalga geçti, kendisini enişteme havale ettim :)




ve karşınızda ben, Çakma Sally Olsen :)




Hemşiresi bol bir geceydi, ölüleri emanet ettik ama hayata döndüremediler.





Gecenin tüm ayrıntıları anlatılacak gibi değildi, dekorasyon ve yemekler harikaydı, herşey cadılar bayramına uygun yapılmıştı, hesionka tambi yetenek canavarı, şeker annesinin ve eşinin destekleri asla yadsınamaz tabiki. Benim favorilerim punch, nahcık parmakla beyin, patlıcanlı dürüm veee göz gibi eti puf <3




Loreathan'ın abisi Cem ve şeker eşi Pelin Punisher ve Ellen Drive olmuşlardı, ikisini de çok sevdik, süperler.



Veeeee en sevdiğim şeyyy, karaoke. Hesionka ile ergenliğimize döndük ve Zombie söyledik, geceye de gönderme yapmış olduk :)





Gecenin en begendiğim kostümleri magara adamı ve kadını Hande ve Ati oldular. Hatta üzerilerinden süper geyikler döndü. Takdire şayan bir başarıyla ödülü kaptılar, oysa ki ödül benim hakkımdı :)


Ben de teselli ödülü aldım ve ödüle bir kez dokunabildim. Bu arada utanarak söylüyorum ama hiç oy alamadım. Resmen halk bendeki ışığı kaçırdı. Bu beni çok hırslandırdı. seneye Bülent Ersoy gibi 10 kostümle gidip leblebi gibi ödülleri toplamazsam :)

Yüce Rabbim hiç bir şeyi karşılıksız bırakmıyor, kostümümle dalga geçip kalbimi kıran Wolverine'in parmaklarını kırdı çıtır çıtır :)


Veeee gecenin toplu fotografı, herkes, herşey süperdi, ev sahipleri muhteşemdi, ben bombastiktim, daha ne olsun peki? Eee şimdi seneye ne olayım ben?
Hesionka ve Loreathan'a ne kadar teşekkür etsem az sanırım, orada olmak çoook büyük keyifti, ve hafızamıza kazınan süper bi anıydı :)

P.S: diğer yazılanlar için :



26 Ekim 2010 Salı

Glory Box

Bazı anlar bazı şarkılarla özdeşleşir, kişilerle özdeşleşen kokular gibi. Portishead'in Glory Box şarkısınının ben de çok garip bi anısı var, yıl 2006 falan sanırım. Anının ne oldugu bana kalsın, ama ne zaman bu şarkıyı duysam aklıma hemen o an gelir. Komik bir anı ama fıkrayı anlatmayı beceremeyince nasıl heba olursa bu anı da heba oldu. Yapcak bişi yok size söyleyemem :)

25 Ekim 2010 Pazartesi

Biraz Evvel Brazzaville Buradaydı.



Cumartesi akşamı İzmir'in bütün alternatif ama bıyıklı erkekleri ve saçının bi yanı kısa diğer yani uzun tarz! kızlarının uğrak mekanı 1888'de Brazzaville konseri vardı. Dinlediğim bir grupmuş gibi yapıp saçmalamayacağım, bir arkadaşım Brazzaville geliyor deyince açtım Fizy'i baktım bir kaç şarkısına. Yumuşak sesli bir prensmiş David. Türkiye'de olsa Baha'nın ekolü olabilirdi mesela. (Vurmayın, vurmayın). Evde House M.D izlemek mi yoksa konser mi seçeneklerinin arasında gidip geldikten sonra hayırlı bir işe imza atmak için kalktık gittik. Konser soloydu, David'e bir elektro gitar eşlik etti, perküsyon olarak seyirciyi kullandı. Anahtar sallamalar, ritm tutmalar bize kaldı. Madem katkımız olacaktı girişe neden para verdik diye düşünmeden edemedim. Şaka bi yana eleman süper bi tipti, arkasındaki masaya koydugu şarjdaki telefonunu sürekli kontrol etmesi kuru köfte kadar halktan bir imaj yarattı bende ( Hesi Naber?)


Şu minnoş bana nasıl abla denir ya?


Sonrasında Bant Dj'leri çıkacak diye bir duyum aldım ama doğru mudur göremedik çünkü formasyonum başladı ve ben sabahın kör saatlerinde Buca'ya gidiyorum. Sınıftakiler 90'lı falan, resmen kendimi yaşlı hissediyorum. Hatta bi kız sana abla mı desem dedi, çaktım 2 tane ağzına kendine gel dedim. Şaka tabi, öğretmen olucam ben, şiddete karşıyım, eğitim şart.
P.S: Kıskananlar olacak biliyorum ama bu notu düşmezsem olmaz, Hesionka&Loreathan'ın evindeki cadılar bayramı partisine gidiyorum, yeeeeeyyyyyy ^^
P.S: Bu da en çok begendiğim 2 Brazzaville şarkısı, çok fazla dinlemeyin, salaklığa yol açıyor.






19 Ekim 2010 Salı

Bir Hareketlenme Oldu Sanki?



- İşi gücü olmayan ama vakti de olmayan bir insan varsa o da benim ve size şu an el sallıyorum.

- Zeyneple sabah yürüyüşlerine başladık. 45 dk.ya yakın yürüyoruz, sonra da teyzelerin tepesinde komik görüntüler verdiği aletlerde takılıyoruz. Ama gayet iyi görüntüler veriyoruz. Beni çekip facebook'a koymak isteyen bir sevgilim var ama daha o kadar ölmedik :)

- Dün spor sonrası Zeyneple "süperiz, enerjiğiz, tambi aktif sportifiz" diye konusuyorduk, bu sabah ikimizinde ağrımayan tek yeri kulak arkalarıydı, ama durmak yok yola devam diyen badem bıyıklıyız ikimiz de.

- Bu akşam Almanca kursu için bir toplantıya gidiyorum, ortaokuldan beri almanca 2. yabancı dilim. İnsanların İngilizce için "Anlıyorum ama konuşamıyorum" tırt bahanesini ben de almanca için kuruyordum, artık Ich komme aus der Turkei'dan öteye gidebilirim.

- Cumartesi günü İngilizce Öğretmenliği için formasyonumda başlıyor, sabah 9 akşam 7 can mı dayanır? Pek ders asmayı düşünmüyorum diyorum, ama eminim sabahın 7sinde kalkıp asla Buca'ya gitmem, I believe in myself :)

- Bu arada 2 senedir sürekli havuza gitmek için konusuyoruz, ama çokta büyük olmayan popolarımızı kaldıramıyorduk. Bu sefer gazı veren sevgili oldu, bakalım ona da başlıyoruz bu hafta.

- Benimde artık bir Bucket list'im var, biraz sığ ama olsun, hafta hafta hepsini hazırladık, gerçekleştirmek içinde adımları atıyoruz.

- KPDS için çalışmaya da başlamam lazım, hatta bu yazı bitsin oturup 2 test çözeyim.


Kingo Pre-schoolo :)

- Bu arada 2. anaokuluma da dün başladım. Resmi olarak ilk öğretmenlik deneyimim bu. Geçen hafta ilk anaokulunda 5/6 yas ve 3/4 yaşa derse girdim. 5/6 yaş süperdi, sözümü dinlediler, derste eğlendiler. Ama 3/4 yaş beni hayattan soğuttu. Çok komikler ama, enerjileri tavan veletlerin. Dünkü okulda otorite problemi yaşadım, ders saatlerim kısaydı, çocuklar çok yaramazdı.

Öğrenciler ile aramda çok garip muhabbetler dönüyor, yanlarında gülemiyorum ama aklıma geldikçe evde kopuyorum. Çocuğa diyorum ki " Berk hadi ingilizce merhaba de bize", Berk bana " İngilizce merhaba diyor" :), güler misin ağlar mısın.

Kim ilk söyleyecek diyorum, hevesle parmağını gözüme sokuyor eleman, örtmenim ben ben diye, hadi sen söyle diyorum, omuz silkip söylemicem ben diyor. Naparsın buna :)

Dün bir çocuk çişe gitmek için izin istedi, iyi git dedim, gelmiş bana pantolonumun düğmesini açın diyor :) Açtım, gitti çişe, geldi kaparmısınız diyor ama elemanın göbekten kapanmıyor düğme.

Çok komikler çok, gerçekten eğleniyorum :) Ben günde 1.5 saat katlanıyorum ama bu gürültüye, tüm gün olsa şimdiden intihar notu bile bırakmadan asmıştım kendimi :)

- Bu arada yeni nesil ebeveynler çocugumuzun adı ilginç olsun diye bokunu çıkarmışlar, çocuklar isimlerini söyleyemiyor :)

- Bu arada Hesionka ve Loreathan'in malikanesindeki Cadılar Bayramı partisine gitmek istiyorum, bu Cuma'ya kadar beklediğim bir haber var, gelsin hemen biletimi alıcam, Hello Kitty olmak istiyorum, ama gecen yıldan çalıntı bir fikrimde yok değil :)

18 Ekim 2010 Pazartesi

Herkes Kendi Koyununun Bacaklarından Sorumlu

Bugüne kadar hep yaptığım şeylerde ilk parmakla gösterdiğim, " aaaa, ne yaptın" dediğim kişi kendim olmuşumdur. Bir çok şey yüzünden kendimi sorumlu tutmuşumdur. Mesela bir adamla ömrümü geçirmek, onunla yaşlanmak istiyorum diye herkesten, herşeyden çok kendime eziyet ettim. Sanki onca yıl sonra istediğim çok tepeden inme birşeymiş gibi. Ya da hayattan, insanlardan beklentilerim yüzünden hep kendimi suçladım. Neden elimdekiyle avunamıyorum diye yedim durdum kendimi.

Ama bugün anladığım şey benim ve beklediklerimin aslında çok yerinde olduguydu. Kim, hangi hakla daha azıyla yetinmemi isteyebilirdi ki benden?



Beklentilerimi karşılamayan kişiler ve durumlara yanmaktansa, o durumları ve kişileri geride bıraksaydım, beni die çekmelerine izin vermeseydim kesinlikle şu an Ayşecik gibi kordon boyunda dans ederek aşk şarkıları söylüyordum.

Yaşanan herşeyin bir bedeli olur. O bedeli ödemeden yoluna devam etmek otobana para ödemeden girmek gibidir ve muhakkak birileri plakanı tespit eder. Ve sonunda polisle muhattap olursun, er ya da geç cezanı çekersin. Tüm bunlardan muaf olmak için yapılması gereken tek şey yavaş yavaş ilerlemek, iç yolculuğunu yapmak, tüm bedelleri bir alışveriş-bir fiş edasıyla ödeyip yoluna devam etmektir.

Benim iç yolculuğum çok öncelerde başlamıştı. Hayatımda yerinden oynayan taşlar vardı. 3.1 olmasa da 2.8 ile sallanmak yetti oynayan taşların yerinden kalkmasına. Mucizeler beklemedim mesela, bir sabah uyanıp başkasının hayatını yaşamak gibi. Mucizeleri aşıp gerçeklere inanınca herşey yerine oturuyor zaten.

Yavaş ama emin, güzel şeylerin gelmesine izin verdim başıma, hatta pozitif enerji falan diyenlere bile inanıp hepsini ben çektim hayatıma.

Duygularımla hareket ettiğim için kendimi suçladığım her günü tersine çeviriyorum. "Ben buyum" cümlesini ayna karşısında o kadar çok tekrarlıyorum ki kendime bu günlerde, ve tekrarladıkça kendimi daha çok seviyorum.

Ve aynada benim gördüğüm kızı sevecek insanlarla dolduruyorum hayatımı. Kimseyi değiştiremezsin, kimse içinde değişmemelisin diyordu bir yazıda.

Kimse için değişmiyorum, sadece kendim için daha da güzelleşiyorum.


Haa şimdi bunları okuyup anlamlandıramayabilirsiniz. Ama benim için o kadar anlamlı ki şu an yaşadıklarım, hissettiklerim, siz de ilin istedim.

Hayat rahat güzel, rahat insanlarla güzel.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Zilleri Takıp Çıkı Çıkı Yapma Zamanı.

Bu yazıpta yayınlamadığım ki yayınlamazsam eğer 4. yazı olacak. Ama bunu yayınlarım sanırım.

Öncelikle part time anaokulu öğretmeni full time Kurt Cobain oldum ben. 4-5-6 yaşındaki veletler ve ben, müthiş karışım. Huni mi takarım zil mi pek bir fikrim yok. Yalnız Loreathan bana " çocuklar sana öğretmenim biz nasıl olduk? derlerse ne cevap vereceksin" diyene kadar hayat bana o kadar güzeldi ki. ama şimdi etrafımda kara bulutlar geziniyor. Resmen depresyon hırkamı giydim. Kafamda bir kaç cevap var ama hepsinin gereksiz sonuçları var. Mesela ;



- Evladım seni leylekler getirdi sıcak bir yaz gününde, sizin çatıda dinlenirken seni bacadan düşürdü. Annenler de aldı, besledi büyüttü.

* Şimdi zamane veletleri o kadar zeki ki ben ona leylek falan dersem korkuyorum bana ön sevişmeden anlatmaya başlar diye. Bu leylek hikayesini mesela ben belli bir yaşa kadar yemiştim. Ama şimdikiler de çok zor.

- Çocugum annenle baban birbirlerini çok seviyordu, sonra sen oldun desem?

* Çocukta bu sefer sınıftan hoşlandığı çocuktan çocugu olacağını düşünüp travma yaşamaz mı? Fiksasyonların allahını yaşatıp çocuga tüm aşk ve cinsel hayatıyla oynamaya gerek yok.

- Ben belli bi yaşımda mesela öpüşünce çocuk olduguna inanırdım. Mesela desem annenle baban öpüştü, sonra sen oldun?

* Bu da aslında annen baban birbirini sevdi, sen oldunla aynı kapıya cıkıyor. Ömrü boyunca çocuk dogum kontrolünü öpüşmeyerek yapmaya kalkacak sonra al başına belayı.

- Dürüst olsam, annenle baban sevişiyorlar sen uyuduktan sonra desem mesela? Bir de parmağımla gösterip "ehihih" diye gülsem?

* Bu son söylemek istediğim şeyden sonra çocuk değil anne-baba fiksasyon yaşayabilir, sonra gelip beni fiksleyebilirler. Bizim çocuk geceleri uyumuyor, tüm cinsel hayatımız bitti diye beni hırpalayabilirler. Sevişemeyen evli bir çift atom bombası kadar zararlı olabilir.

Hiçbiri olmuyor, peki ben bu çocuklara ne dicem? Akşam elektrikler kesikti çalışamadım desem orta çağdan beri mi siz de elektrikler yok derler valla.

Sayın Loreathan olmasa şu an evde " are you sleeping, are you sleeping, brother John" diye geziyordum. Ama şimdi, peki şimdi?

Burdan kendisine sevgilerimi iletiyorum, kendisinin bir çocugu oldugunda gizli gizli çocuga bu soruları aşılamamam için beni nasıl durduracağını merak ediyorum.

Evladım sor bakıyım Loreathan babana sen nasıl olmuşsun :)

Loreathan Baba mı? WTF?

8 Eylül 2010 Çarşamba

Minareden Atlarım, Eee Sonra?


- Çamaşır suyunun dünyanın en iyi buluşu olduğunu düşünen kadınlardan oluşan bir ailede pasaklı bir insan olmak demek, Harlem'de yaşayan tek beyaz olmak demek, anlıyor musunuz? Bir adaya düştüğünde yanına 3. secenek olarak antibakteriyel jel almak isteyen bir ablam, bal dök yala evine "burası pislikten geçilmiyor" diyen bir annem var. Onlarında tüm yaz Akdeniz Akşamlarını söyleyip ateş başında gitar çalan bir kızları/kardeşleri var. Düşünün ne durumdayım?

- Saçlarımı kestirdim ve bir yanını bir kısım sarı yaptım, alışana kadar belgelemekten kaçınıyorum.

- Nerde o eski bayramlar diye klişe timini çağırıyorum Hesionka ile beraber :)

- Çeviri denen şey bildiğiniz ömür törpüsü, hele de benim gibi dünya-minare insanları için. Neyseki son 3 paragrafım kaldı.

- Bugün yakın bir arkadaşımın cafesinde geçici kasaya bakıyorum, daha pek bakmadım, ben çeviri yapıyorum, cafe sahibi kasaya bakıyor, adam sanırım benden bi cacık olmadığını anladı :)

- Bilecik tüm düzenimi derinden sarstı. Gece yatmak gündüz kalkmak bilmiyorum. Annemin beni postalamasına çok az kaldı hissediyorum.

- Bu arada referanduma " aman tatilimi bozamam" deyip oy kullanmayacak insanlar var, hem de 2010 Türkiye'sinde, fucking idiots.

- Facebook'ta Yılmaz Özdil yazısı paylaşmayanları dövüyorlarmış, ayrıca burda kızlar teklif ediyormuş.

- Beyinsiz Politika diye bir şey duydunuz mu? Duymadıysanız Kılıçdaroğlu ve Tayyip'i bi dinleyin derim.

- Bu postu Hesionka'nin yolladığı gece gece beni öldüren fotografı ile bitirmek istiyorum. Ve kendisine burdan mesajı veriyorum. " Yapma etme, bunlar yüzünden bulucam bi Aytek, evlenicem satılık yazısının önünde."




3 Eylül 2010 Cuma

Brothers (2009)

There are two sides to every family

Amerikan Ordu'sunda görev yapan Sam kısa bir süre içinde Afganistan'a gitmek zorundadır. 2 küçük kızının olması işleri onun için daha da zor hale getirmektedir. Sam ne kadar ülkesini seven, sorumluluklarını bilen biriyse hapisten yeni çıkan kardeşi Tommy ise bir o kadar sorumsuz ve bir çok değerden uzak biridir.

Sam Afganistan'a gittikten bir süre sonra hep korkuyla beklenen o haber gelir ve Sam Afganistan'da ölmüştür. Tommy bu süreci kolay atlatmaları için Sam'in karısına ve çocuklarına ilgi gösterir, kendinden beklenenlerin aksine.
Ama kimsenin bilmediği bir şey vardır. Sam ölmemiştir ve Afganistan'da esir düşmüştür. Kimsenin beklemediği bir anda Sam sağ salim evine döner. Ama aslında Sam gönderdikleri adam değildir.

Jim Sheridan'ın yönettiği, Natalie Portman, Jake Gyllenhaal ve Tobey Maguire'in başrollerini oynadığı film savaşın insanlar üzerindeki olumsuz etkilerine, bir insanı nasıl ters düz edebileceğine dikkatleri çekiyor.

Çok sevdikleri babalarının Afganistan'dan bir canavar olarak dönmeleri iki küçük kız çocugunun "Babamı sevmiyorum" sözlerine neden olmaktadır. Herkes kendi bakış açısından değerlendirir olayları. Ama en acınası kısım Sam'in yaşadığı kısımdır.

Sam karakterini, özellikle Afganistan'dan döndükten sonraki halini Tobey Maguire çok iyi canlandırmış. Film beni inanılmaz etkiledi. Karakterlerle kendinizi çok rahat özdeşleştirebildiğiniz, anlatımı sade ama vurucu bir film.

İzlemeniz tarafımdan şiddetle tavsiye edilir.

P.S: Sizi bilmem ama ben Tommy'yi ( Jake Gylenhaal'i inanılmaz derecede Jared Leto'ya benzettim, eğer benzemiyor derseniz 0.50 gözlerime verin.)

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Aşkın Ömrü Kaç Yıl Demiştiniz?


Bu yazıyı uzun zaman önce yazmam gerekiyordu aslında, ama biraz olayın dışından bakmanın ve bunun içinde zaman tanımanın kimseye zararı olmaz diye düşündüm. Ama zaman uzadıkça uzadı. Baktım o kadar dışına çıkmışım ki unutmuşum gitmiş yaşananlar, yazılacaklar.

20.5 yaşımdan 25 yaşıma kadar bir yazı bu. Zaman zaman burada anlattığım şeyler ve dahası aslında. Daha ayakta duramazken size alınan, emeklemeyi hatta yürümeyi size öğreten o oyuncak vardır ya, onun gibi bir şeydi işte. Hani o süreçte gerçekten ihtiyacınız olan ama yürüyünce ihtiyacınız kalmayan o oyuncak.

Uppuuzzzzuun bir ilişkiye de oyuncak demek haksızlık ama zamanında kıymetlidir o oyuncaklar herkes bilir. Yaşanan onca şeye bir süre önce bir sünger çektik anlaşmalı olarak. Miras paylaşıldı, geriye bakılmadan kapılar kapandı ve yeni hayatlara yelken açıldı. Hande Yener olsaydı "Bodruma da gittik beraber, İstanbul'da da yaşadık" diye şarkı yazardı ama ayrılık filminin başrolü ben de olunca böyle şarkılar, şiirler çıkmıyor. Bir dönem Bihter'e bürünüp " aptallll, appptaaaallllll" diye Behlül'e saydırmışlığım var ama o da sütten sanırım.



Geldik bir hikayenin daha sonuna diye sevimli bir hikaye anlatıcıya dönüşüyorum nedense. Yaşanan onca koca seneden, belki de durum belki de zaman nedeniyle en kötü anıları seçiyorum, hafızama kazıyorum. Ve Burak Kut vurdumduymazlığıyla " yaşandı bitti, haydi zıpla" diyorum uzun deri pardesüm üzerimdeyken, sanırım isilik oluyorum.

Bu yazı aslında yaşananlarla ilgili yerine getirmem gereken dünyevi son işimdi. "Hayat ne garip" kısmı var bir de bu işin, ama ona daha zaman var sanırım.

Kimseye hiç birşey için teşekkür etmeye gerek yok sanırım. Yapılandan fazlası alındı zaten zaman içinde. Tek teşekkür salaklığıma gelsin. Çünkü biten her şeyden sonra kendi muhaseben başlıyor. Kara defter açılınca da yaptığın salaklıkların altı kırmızı ile çiziliyor. Benim defter kırmızı çizgilerle dolu şu an. Ama biliyorum ki her mürekkebi su temizliyor. Uyanıklık yapıp koyuyorum kara kaplı defteri suyun altına. akıp gidiyor tüm salaklıklarım. Ama kadın milleti sever döngüde yaşamayı. Belki de yeni salaklıklara yer açıyorum.

Bilmiyorum.

Zamanında biri arkadaşıma " sen mantık insanısın, ben aşk kadınıyım" demişti. Mantık işine girince anca insan olabiliyorsun, aşk olunca da tüm kadınsı hislerin gözeneklerinden fırlıyor. Ortasını bulup aşk insanı olamıyorsun. İşte size "o benim" diye el sallıyorum uzaktan.

İşte söylenebilecek tek şey bu. 4.5 yıl geçiyor, geriye bir tek 2 haftalık Demet Akalın tribi ve sonrasında eller havaya günler başlıyor.

Hayat garip dimi, vapurlar falan.



24 Ağustos 2010 Salı

İncelikler Yüzünden..

Siz yine de incelikli davranın, benim kadar değilse de.

15 Ağustos 2010 Pazar

Küresel Isınmanın Tek Sebebi Emre Altuğ'dur.

- Biliyorum uzun zamandır burayı boşluyorum. Okuyorum da yazmıyorum zannetmeyin, okumuyorum da pek fazla. Sebebini sorarsan bilemiyorum.

- Şapkalı -a'sı olmayan ve üzerine basa basa "ithalat" ( şapkasız -a ile okuyun) diyen bir adamın çok zengin olması haksızlık değil de nedir söyleyin bana?
- Benim gönlüm zengin diye de bir züğürt tesellisi var ki insanoğlunun embesilliğinin nadide örneklerindendir. Yemişim o gönlü ben.

- Ben yine İstanbul'dayım minnoş izleyicilerim. Ama hala beni buraya taşınmaya ikna edemediniz. O zaman bunu yapmazsam ölürüm. " İstanbul'da yaşanmaz arkadaş". Klişe timi beni ararsa cumaya gittim gelicem.



Atos Portos

- Siyah ve beyaz dışında tüm insanların renkleri algılayışının farklı olması garip değil mi? Mesela bana füme deseniz aklıma gelen renk büyük ihtimal sizin aklınıza gelmez. Bu derin tespiti sizinle paylaşmak istedim.

- Bugün bir kitap aradım Taksim'de. İngilizce bir kitap. Bütün kitapçılara girip İngilizce adını söyledim, neredeyse %80'i Türkçesini çıkardı. Mesela biri size gelip bir kitabın İngilizce ismini söylese neden Türkçe'sini almak istesin ki. Bi düşünün bunu.

- Yazın insanlara değmekten nefret ediyorum. Bildiğin yapışıcaz ve bizi bir daha ölüm bile ayıramayacak diye çok korkuyorum. Tüm bunların sebebi Ablam'dır. Ben birine yapışırsam suçluyu çok uzaklarda aramayın.

- Ablam demişken pis diye otobüsün dur ikazına yüzük parmağının ucuyla basan bir kişilik kendisi. Tanışmanızı çok isterim :)

- Kanalları gezerken ne zaman Flash TV'ye denk gelsem, konsomatris tipli kadınlar Ankara Havası oynuyor, bir pavyon şarkıcısı şarkı söylüyor oluyor. Konsepti değiştirip pavyona mı döndüler diye merak etmiyorum değil.

- Şu Dünya'da en kıskandığım insanın ağzını ölümüne şapırdatan Vedat Milor olması ne acımasız.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Delini Öpebilirsin.


Tanrı bir maçta arkanızı kollayan takım arkadaşınız gibi, ne zaman yaralansanız, sakatlansanız yanınıza ilk gelen ve ilk yardımı yapan oluyor. Görmedi, unuttu beni diye düşünmenize fırsat vermeden size varlığını hissettiriyor. Güzel şeyler oluyor hayatta, hayatımda. Tek yaptığım ise gülümsemek olanlara.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Merhaba Canım.

Merak ediyorum aranızda beni özleyen, ne yaptı bu kız? nerelerde diye gece yatmadan düşünen var mı? Yoksa kimse bi'şey demesin. Var olduguna inanıp mutlu olmak isterim açıkçası. Varsa da kaç kişi? Facebookta 1.000.000 beni düşünen, merak eden insan bulabilir miyiz?

Facebook demişken, ölen/intihar eden falan tiplerin hemen Facebook'taki statüleri gazetelerde deşifre ediliyor. En son bunu yazmış, sonra da öldü gibi. Ben kendimi düşünüyorum. Mesela intihar etsem, ya da öldürülsem (manyak mıyım? yes) Facebook hesabıma girip baksalar statülerimden ne anlam çıkarırlar bilmiyorum. Mesela geçenlerde "Turunçgillerden Necmi" yazmışım. Kesin arkamdan Necmi Turunçgil'e olan kara sevdası ölüme götürdü gibi bi başlık gelir. Bi ara "Cinsiyetimi kaybettim, hükümsüzdür." yazıyordu. Yapılması muhtemel eşcinsel ilişki ölüme götürdü haberiyle manşetten girerim ortamlara. Neyse.

Hala iş güç enerjimi gebeş gibi yatıp ayran içerek değerlendiriyorum. Arada da kim gel derse gidiyorum. Ayvalık-Mordoğan-Bodrum gibi çeşitli yazlık alanlarda tatil yaptım, ilk defa güneş kremleri kullanıp ayı gibi güneşlenmedim. Resmen olgunluk çağındayım.

Bu arada hayatımda çok bombastik değişimler var ama söylemem burdan. Merak eden olursa arasın anlatıyım.

Haftaya bir kaç görüşmem/sınavım var, ondan sonra ver elini İstanbul tekrardan. Tabi bu plan şimdilik böyle. Ani değişimler yaşanıyor planlarda. Mesela geçen hafta önce Karasu'ya gitmeye karar verip, sonra Ödemiş diye fake atıp Bodrum'a gittik.

Şu an çok uykum var, saat 7 olmasına rağmen (akşam 7) ben daha yeni bişiler yedim. Biraz uyuyayım.

Köprüaltı Camcam Öpsün sizi Nuran sultan.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Metroseksüel Rakı

Amerikalıların Türkiye'ye adım atmasıyla sulandırarak içmeye başladığımız, bir adabı bir raconu olan rakı, Türkiye'nin ilk özel sektör rakısı Efe Rakı ile imajını değiştirerek metroseksüelleşmeye başladı.



Bir çok rakı seven kişi bu değişimi yadsıyordur. Rakı benim de sevdiğim içkilerdendir. Mezesiz, muhabbetsiz rakının ağladığına inananlardanım. Ama çarşamba akşamı Hilton'un 55. yıl davetinde Efe Rakı'nın Yaş Üzüm Kokteyllerinden ikisini denedim. Beğenebileceğimi düşünmediğim içinde rakı olan bu kokteyllere bayıldım. Denediğim kokteyller Rakito ( İsminden de anlaşılacağı üzere Mojitonun Rakılı muadili) ve Efe Mandarindi.


Rakı içmeyi sevmeyen insanlar için süper alternatifler aslında. Hem bu kokteyllerde diğer içkilerin yarattığı acımtrak tat yok. İçimi gayet rahat. İsimleri ve tarifleri pek duyulmadığı daha doğrusu yayılmadığı için bir bara gidip " Hey Barmen bana bir bira yanımdaki fıstığa bir rakito" demek imkansız şu an.

Ama evde barmen moduna sokacağınız eş ya da arkadaşlarla bu fanteziyi gerçekleştirebilirsiniz. Ama bu eş ya da arkadaş size "bana rakito verme bana rakito yapmasını öğret" derse yapacağınız şey belli.

Sadece siz sevgili seyircilerimle paylaşacağım çok gizli formülleri alıp bu barmensel tiplere vermeniz yeterli. Yapıp beni de çağırırsanız ala (a'lar yumuşak yalnız).

Şu yazıdan sonra Vedat Milor'dan tek eksiğimin bedava yemek içmek ve sonsuz ağız şapırdatması olduğunu siz de düşünmüyor musunuz?

Efe Rakito

1 kadeh Efe Yaş Üzüm Rakısı (5 cl)

Misket limonu

1 tatlı kaşığı esmer şeker

5-6 adet nane yaprağı

Soda

Kırık buz


Dikine kesilmiş yarım limonu ( yeşil limon ) ince ince dilimleyin. Uzun bir bardağa önce limon dilimlerini koyup üstüne 5-6 taze nane yaprağı ekleyin. 1 tatlı kaşığı esmer şekeri birkaç damla sodayla havanda iyice ezip, bardaktaki limonlara ekleyin. Bardağı kırık buzla doldurup üstüne 5-6 cl Efe Yaş Üzüm Rakısı ekleyin, soğuk soda ilave edin.



Efe Mandarino


1 kadeh Efe Yaş Üzüm (5 cl)

2 adet mandalina

1 cl limon suyu,

1 kaşık toz şeker

2 adet mandalinanın kabuğunu soyarak suyunu sıkın. Bir mandalinanın kabuğunu 1\4’ünü sıktığınız mandalina suyu ile blendırda karıştırın. Karışıma 1cl limon ve 1 kaşık toz şekeri ekledikten sonra tekrar blendırda karıştırın ve süzün. 5 cl Efe Yaş Üzüm Rakısı ile hazırladığınız mandalina karışımını shakerda salladıktan sonra geniş ağızlı, ayaklı bir kokteyl bardağı ile servis edebilirsiniz.