26 Şubat 2009 Perşembe

Biri Sade Vatandaşı İzliyor.

Dün akşam Okan Bayülgen'in sunduğu "Sade Vatandaş"ın konuğu Öykü Serter ve BBG'den 2 yarışmacıydı. Televizyondaki yarışma çılgınlığı, BBG formatını, yarışmacıları, sunucusunu, herşeyini masaya yatırdılar.
Okan Bayülgen bu işin mesleğe dönüştüğünü, insanların bu tarz yarışmalara, yarışmacılara özendiğini, bir süre sonra ne ayaksın sorusuna " bilmemne yarışmasının yarışmacısıyım" gibi cevaplar verildiğine değindi. Evet cidden öyleydi hatırlasanıza içeri giren adamlar üniversite mezunu, işi gücü olan adamlarken birden tek vasıfları bu yarışmanın yarışmacısı olmak olmuştu.
Program program gezmişlerdi, o evden çıkıp başka eve girmişlerdi. Akıl sağlıklarını her evde biraz daha yitirmişlerdi. Hatta bırakın akıl sağlığını yaşamını yitirenler olmuştu. (bknz: Semra Hanım'ın oğlu)
Öykü Serter'in tamamen yermesini bekliyordum bu formatları. Ama BBG ve yarışmacılara sahip çıkmasını garipsemedim desem yalan olur. Yarışmacılardan biri onların milyonlara bir çok şey öğrettiklerini söyledi, haklıydı aslında. Benim kendi adıma çıkarımım "3 kuruş para için kendini rezil etme bebeğim" oldu.
Sonra konu Jade Goody'e geldi, 3,5 trilyon karşılığında ölümü canlı yayında verilecekmiş. Aslına bakarsanız tek izlemediğimiz bu kalmıştı, şiddet, cinsellik, aşk, intikam hepsini gördük ekranlarda. ( cinselliği Türk ekranlarında pek göremedik ama olsun) Bu son noktadır diye düşünen varsa hemen dursun bence. Aklınıza gelirmiydi bunları görebileceğiniz? Hayır. Bakın daha neler göreceğiz. Canlı gerdek geceleri, doğum sahneleri vs..
Bunları gördükçe herşey normalleşmeye başlayacak, hayret edeceğimiz hiçbir şey kalmayacak bu alemde.
"Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete" demişler ya buradaki boşluğu bu doldurur.

Allahım bende "ben televizyon izlemiyorum" diyen dandik entellerden olmak istiyorum.



25 Şubat 2009 Çarşamba

Tehlikeli Yakınlaşma!

Bu 5 kg nutella benim olsun, vurayım kaşığı, vurayım kaşığı.


Zevkten dört köşe olmak bu mudur? Budur.

24 Şubat 2009 Salı

Verecem Sana Uskarı : )

Okuduğum 1500 blogtan 1450'si Oscar ödülleri hakkında olunca çıldırma noktasına geliyorsunuz. Yeter lan banane kim ne giymiş ne demiş, yok Hugh Jackman ortalığı kasıp kavurmuş, Heath Ledger da ödül almış, Brad Pitt eli boş gözü yaş dönmüş. Hepimiz izledik zaten ne olduğunu değil mi? Özgün yorumlayan varsa bana blogunun linkini yollasın yoksa sonsuza kadar sussun. Haa susmam derse onu Destere filmindeki " Verecem sana uskarı" sahnesiyle ödüllendiririm. Yaparım bilirsin : )

23 Şubat 2009 Pazartesi

Zayıf Kalmanın Sırlarını Biliyor musunuz?

Bilsem zaten senle ne diye uğraşayım değil mi?

Kendini "Gezelim Görelim" Programındaki Sunucu Sanmak.

Merhaba gönül dostlarım, bugünkü lezzet durağımız... diye başlamayan ama bu şekilde devam eden bir yazı olacak bu, sonradan vay efendim yan yattı çamura battı demeyin. Yakın zamanda keşfettiğimiz ve sevdiğimiz bir başka mekandan bahsetmek istedim bugün. Cine Cafe diye bir yer, Hilton'un alt sokağında, sevgi yolunun (giderken sağda dönerken soldaki) bitiminde, süper bir yer. İnanılmaz güzel bir menüsü var, yemekler hem göze hem mideye hitap ediyor. Şimdiye kadar denediklerim aida salata, torttillalı bir tavuk yemeği, lavaş pizza ve 50lik bira. Aralarından en sevdiğimi söylememe gerek var mı bilmem : )
Çalışanları inanılmaz şeker tipler, mekanda süper sıcak bir yer. Fiyatlarda gayet uygun. Her yerde eski film afişleri, filmlerden sahneler falan asılı, tuvaletin duvarları köşe yazıları, afişlerle vs. dolu. Hatta bir yerde "Aids aynı fıkraya gülmekle bulaşmaz" yazıyor ki bu çok hoşuma giden bir laftır.
Eğer yolunuz düşerse kesinlikle uğrayın, biranızı için, sohbet edin, yemek yiyin.

Ya da gitmeyin olm kalabalık olmasın, bakir kalsın, hep benim olsun, yaradana gurban yaradana yaradanaaaa...

20 Şubat 2009 Cuma

O Para Benim Olacak, Vurucam Kırbacı, Vurucam Kırbacı : )

Süper loto bu hafta 15 trilyona koşturmuştu, bende bir heves ofistekilere oynattım 2 kolon. Ne demektir bu? Şöyle ki, tam kolon oynayıp paramı sokağa atamam ama şansın bir köşesinden de yakalamak isterim. Dün akşam eve giderken bir kısım hayaller kurduk İlknurla. O vana işine ortak olalım dedi ben turşu işine. İkimizde anında işten çıkıyoruz ve çalıştığımız firmalara ortak oluyoruz : ) Sultan doktorasını finanse etmemi istedi, Zeynep yurt dışına eğitime gitmeyi istedi, özge Atılım'ı al bana dedi. Hayallerimiz yaşadığımız hayatın 3 metre ilerisine gidemedi. Hayallerimiz bu kadar sığ kaldı gelecek paranın yanında.
Bu sabah gelip sonuçlara baktım, 1 tutturmuşum, başarıma başarı katmışım. İçimden iyi ki de kafamı çok yormamışım ne yaparım diye geçti.
Bir arkadaşım bu para ona çıksa Alsancak'ta donsuz gezebilecek kadar tırlatabileceğini söylemişti. İşin o kısmına girmiyorum tabi. İlk o paranın bana vurduğunu öğrensem nasıl bir tepki veririm bilemem.
Ama çıkmadığı için bunu da düşünmedim tabi ki.

Ama şunu söylemek isterim, bir gün o para bana çıkarsa, gaipten gelen tüm eş dost akrabanın yüzüne bakmam, soyadımı değiştiririm, bir dizi operasyonla Liv Tyler'a benzerim ( dur lan onu yapmışlardı) Kralı gelse tanımam bilginize..

Ondan sonra vay efendim ben duymadım vay efendim ben görmedim olmasın karışmam.

17 Şubat 2009 Salı

Makarna Üzerine Bir Yazı

Makarna üzerine yazı yazınca ve böyle kalpli malpli resim de koyunca kesin insanlar beni makarna hayranı sanacaklar, ama durum öyle değil. Makarnayla ilişkimi lise yıllarında bitirmiştim ben. Bir anda benim beslenme zincirimde en alt sıralara geriledi makarna. Bütün sene yemesem hiç aklıma gelmez heralde.

Ama öyle bir yer var ki makarna deyince sadece aklıma orası geliyor. Tadı inanılmaz, fiyatı ise şaşırtıcı. Alsancakta salaşlık konusunda çığır açmış bir makarna dükkanı var, menülerinde 3-4 çeşit yemek var, spesiyalleri de makarna tabi ki de.

Fesleğenli, domates soslu, mısırlı bir makarna yapıyorlar kocaman bir tabakta servis ediyorlar. Benim diyen insan evladı tabağın dibini göremez. Ama tabi benim ev arkadaşım gibi " ben orda doymuyorum, ekmek yok yanında" diyenlerde oluyor, onları farklı bir kategoriye koyarak yolumuza devam ediyoruz.

Dükkan o kadar küçük ki 3 kişi anca alıyor ve insanlar sırada bekliyorlar makarna yemek için. Dükkanı genişletme çabasında sahibi, üst kat ve yan tarafı açmışlar. Üst katta yerde oturabiliyorsunuz, eğer boyunuz çok uzun değilse başka bir bölüm daha var, orada da işçi pantolonları, boya kutuları eşliğinde oturabiliyorsunuz. Azami 30 dakika beklemeniz gerekiyor makarna için. Dükkan hiç boş olmuyor, günün her saati tıklım tıklım.

Fiyatlara gelince, 3,5 ytl kocaman tabak makarna. Menüdeki diğer yemekler ise; mantı, menemen, kuru fasülye-pilav. Mantısını ben denemiştim, gayet doyurucu ve lezzetliydi.

Makarnayla birlikte turşu servisi yapıyorlar, bir turşu eksperi olarak tebrik ediyorum. Bizimle yarışamazlar ama maşallahları var turşularının.

Eğer bir makarna hayranıysanız, gidip orda burda makarnaya 10 ytl vermektense, gidin burda yiyin makarnayı. Eminim bana hak vereceksiniz.

Yeri ise, Kıbrıs şehitlerinde iletişim Kitabevi'nin karşı arasından girip ilerliyoruz, Katre'nin karşısındaki, tabelasız salaş dükkan.

Olm kendimi gurme gibi hissettim ha.



13 Şubat 2009 Cuma

Changeling (2008)

Dün akşam Gençturkcell sponsorluğunda sinemaya gittik ve bu filmi izledik. Film Clint Eastwood'un yönettiği, Angelina Jolie ( Christine Collins) ve Jonh Malkovich'in (Gustav Briegleb) ünlü olarak gözüme çarptığı, bir kadının ansızın ortadan kaybolan çocuğunu bulmak için verdiği savaşı anlatıyor. Aslında bundan ziyade 1920'lerin sonlarında polisin nasıl çığrından çıktığını, herşeyi tek eline aldığını anlatıyor ve eleştiriyor, sağlam giydirmişler helali hoş olsun.
Filmin ortasında "Changeling" ne demek, kesin sallama bir isim diye düşündük, çünkü 2 Amerikan kültürü 1 Alman dili mezunu ne demek olduğunu bilmiyorduk. Sabah ofise gelir gelmez ilk işim babylona bakmak oldu. Changeling demek bebekken perilerin başkası ile değiştirdiği çocuk demekmiş, yani filmin konusuyla tamamen örtüşen bir isim.
Koskoca Clint Eastwood'un aklı sanki bizden daha az çalışıyor değil mi?
Neyse efendim, film 140 dakika, ziyadesiyle uzun, bazı yerler gereksiz uzatılmıştı. Angelina Jolie bir garipti, tahta gibi, askılık gibi. Dudakları ekranı kapladığı için filmden bir şey anlayamadık : )
Film hakkında benim söyleyebileceğim çok çok çok begenip hayran olmadım ama izlediğime de pişman değilim, ortada bir yerlerdeyim.

Filmin sonunda bir idam sahnesi var, o sahne yine benim tüm ruh halimi alt üst etti. Nedense bu tarz ölümler bana çok zalimce geliyor, kaldıramıyorum, burdan idama karşı olduğum sonucu çıkar mı? bence çıkar.

Film ayrıca gerçek bir hikayeye dayanıyormuş. Eğer öyleyse, şükredelim ki kadın bir katliamında baş rolüne geçmedi. Çünkü polisin tavırları tam katliamlıktı. Bir yerde kadına:
- Deneme amaçlı bu çocuğu evinize götürün dedi, ben şalteri orda indirdim zaten.

Ben severim böyle dram ve tarih kokan filmleri diyenler hiç durmasın, gidip izlesin.

P.S: Angelina Jolie tavşan gibi o kadar doğurdu, kadın bildiğin prova mankeni şimdi, helal valla.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Even The Spirits Are Afraid

You think you were earning
Burning the church of your god
You were yearning
Learning the birth of your dirt
Did you think you earned it
Burning your god
That you thought messed up your life?



Senin ağzını yerim ben Anneke.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Hamam Suare

Hayatım boyunca nefret ettiğim yegane yerlerden biri de hamamlardır. Hijyenden olabildiğince uzak, sıcaktan piştiğiniz, ama herşeye rağmen mal gibi saatlerce kaldığınız yer, hamam.
En son gittiğimde sanırım ilkokuldaydım. İnanılmaz sıcak olduğu için havuza dökülen soguk su çeşmesinin yanında ayrılmamıştım. Etrafta bir sürü sarkmış çıplak teyze vardı. Düşünün ne büyük bir travma. Daha ilkokuldasınız ve gelecekte yerçekimine nasıl karşı konulamayacağını "açık seçik" görüyorsunuz. Zaten sevmediğim hamamlarda o gün nefret etmiştim.
Boynum tutulduğu günden beri hamamları düşünüyorum. Bu nefretimi unutup gitmem gerekiyor diyorum. Her sabah inanılmaz boyun ağrısıyla uyanmak mı yoksa hamama gitmek mi?
Hamam değil tabi ki de derdim. Benim derdim masaj. Kendimi birinin ellerine bırakayım, tüm kaslarımı gevşetsin istiyorum. Aslına bakarsanız şuna bile razıyım.

Çünkü davul gibi gerilmiş durumdayım. Ama hamamların o bunaltıcı havası hala karar vermeme engel. Birilerinden İzmir'deki temiz hamamlar konusunda yardım almam gerekiyor sanırım.

Diğer yandan hamam deyince aklama hep o malum film ve malum sahne geliyor. "Tosun Paşa" filmindeki "hamam" sahnesi. Kendimi Adile Naşit gibi düşünüyorum ve başlıyorum :

"O kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış,
Onbeş yaşında da Nazife hanım kimlere aldanmış"

"Sizden ala çirkef olmaz Bey kızı size kalmaz.
Hadi ordan Hüsniye Hanım Ağzını yırtarım."

Aynen şu suratla oturacağım işte göbek taşında : )
Kızlar, hadi ama yapalım bunu.

5 Şubat 2009 Perşembe

Ne İçtin Kafan Bu Kadar Güzel

Dün akşam ben, ilknur, zeynep, gökçe, özlem alsancaktaydık. Cine cafe'de süper yemeklerimizi yedik, soğuk biralarımızı içtik keyifle. Sonrasında Boombox'a gittik. Telepotik denen soldaki grup vardı sahnede. Ne zamandır merak ettiğim bir gruptu. Grup Pin-up'ın eski vokali ve repertuar köpeklerinin eski elemanlarından oluşuyor. Tipler gözleri rahatsız ediyor ama kulakların pasını siliyor. Ayşe'nin sesi gayet iyi, şarkı seçimleri de zira. Buraya kadar herşey gayet normal değil mi? Grup, müzik, dans, kız kıza, gece.
Ama bu normalliği bozan 2 kız vardı. Biri yan masamızda oturan, sürekli elinde bir top varmış gibi dans eden, gubidik bir kızdı. Kız gecenin ilerleyen saatlerinde masanın yanındaki direğe striptizci edasıyla sarıldı, orda benim devreler yandı. Diğer kız ise, gecenin başında kendindeki potansiyeli bana hissettiren ama dimağmın alamayacağı noktalara kadar gidebilen bir kızdı. Kız gecenin başında yanımızdaki duvarın dibine çöküp "na nanan nanan" diye telefonda şarkı söylemeye başlamıştı. Kalkıp yanımızdan giderken de "nasıl damardan çakmıştık o zaman" dedi ve benim gözler bildiğin yuvalarından fırladı. Ama bunlar birşey değilmiş. Grup programa başlayınca kız meydana çıktı. En önde tek başına lirik danslara başladı. Dünya umrunda değildi resmen. Sanki biz ayrı mekandaydık o ayrı mekandaydı. Sonra bu iki tehlikeli kız bir araya geldi. O an bir ışık gördüm, "gel gel gel" diyordu bana : )
Şaka bir yana, bende zamanında ( yaşlandım sanırım) süper takılmışımdır, deli gibi dans etmişimdir ama bu bambaşka birşeydi. Tüm gözlerin üzerimde olacağını tahmin ettiğim hareketlerden kaçınırım. Utanırım ben ya. Ama o kızların kesin balatalar yanmış, bujiler meme yapmıştı. Kıza gidip "ne içtin bir söyle" demek geçti içimden.
Demedim tabi banane. Ama üzülüyorum böyle ziyan kişilere. Alkolün bokunu çıkarmayı anlıyorum ama gerisine hiç gerek yok bence.
Mesajımız neymiş : eğlen çoş işte kiboş.

Bu arada Telepotik'in elemanları ne öyle ya. Hepsi insan çirkini resmen. Özlem kızıyor bunu deyince ama "çok çirkinler" olm.

4 Şubat 2009 Çarşamba

My Own Private Idaho (1991)

Gus Van Sant'ın 1991'de gösterime giren başrollerini River Phoneix ( Mike) ve Keanu Reeves'in ( Scott) oynadığı, narkolepsi hastası ( aniden derin uykuya dalma) Mike ve zengin bir ailenin varisi olan ama sokaklarda yaşamayı ve para karşılığı insanlarla birlikte olmayı tercih eden Scott'ın Mike'in geçmişine doğru yolculuklarını anlatıyor.
Mike'ta Scott gibi sokaklarda yaşayan ve hayatını para karşılığı birileri ile birlikte olarak geçiren bir karakter. Sık sık narkolepsi nöbetleri geçirmektedir. Zihninde canlanan çocukluğuna dair anılar onu bu nöbetlerde yakalamaktadır. Bu anılar Mike'ı annesini yani geçmişini bulmaya iter. Scott ve Mike Idaho'ya doğry yola koyulurlar. Yolculukları Idaho'dan Italya'ya uzanır.


Filmin sonunda Mike bir narkolepsi nöbetiyle Idaho'nun sonsuza uzanan yolunda ölürken Scott ölen babasının mirasına konar ve hayatına devam eder.

Film eşcinsel sinemasıının baş yapıtları arasında. Filmden kısa bir süre sonra River Phoneix vefat etmiş. Bazı eleştirmenlere göre Mike ölmüş ama Scott hayatına yükselerek devam etmiştir. Tıpkı Keanu Reeves'in ününün bu filmden sonra artması ve River Phoneix'in vefat etmesi gibi.

Filmde bazı sevişme sahneleri fotograf kareleri gibi verilmişti, inanılmaz etkileyiciydi.



Ayrıca Mike'ın Scott'a onu öpmek istediğini söylediği, sadece para için erkeklerle birlikte olduğunu ama, onu gerçekten sevdiğini söylediği sahne de çok güzeldi.
Tabi Scott ayısı ben sadece para için bir erkeği öperim yada birlikte olurum dedi. O an iki tane çakası geliyor insanın.
Eşcinsellerin ilk ilişkilerini ya da kötü deneyimlerini anlattıkları bölümler biraz belgeselvari olmuş. O an filmden biraz uzaklaşıyorsunuz.

Gus Van Sant'ın otobiyografik bir filmi diyor bazıları film için. Ben çok begendim. İzleyin derim.




2 Şubat 2009 Pazartesi

Nuran The Cici Kız

Hep insan gelişiminin iyiye doğru gitmesi gerektiğini savunmuşumdur, en azından kendi gelişimim o yöne gitmeli. Bugünden itibaren bazı kararlar alıyorum ve uygulamaya koyuluyorum.
Öncelikle akıllı uslu bir kız olmaya karar verdim. Bildiğin yurdum genç kızı. İşine konsantre, dozunda yaşayan, entelektüel gelişimine önem veren, har vurup harman savurmayan, geleceğe yatırım yapan biri olacağım artık.
Sonrasında insan seçimlerime 3-5 aşama daha katacağım. Öyle her sakallı arkadaşım olma statüsüne eremeyecek. ( Arkadaş alımları uzun bir süre durdurulmuştur bu arada <||> ) Anladım ki insanları tanımakta beginner seviyesindeyim. Uzun süre kendimi bu konuda geliştirdikten sonra talepleri değerlendireceğim. Elimde bir sürü kişisel gelişim hakkında kalın kitaplar var. Hepsini gözlerim 3.5 derece olana kadar okuyacağım.
Saçlarımı uzatmaya karar verdim ayrıca. İnsan saçına sahip olmak istiyorum. Hani böyle lüle lüle, upuzun, rengi insana benzeyen. Bu konudaki azmimle herkesi şaşırtacağım, In Nuran I trust.
Fiziksel görünüm bu değişme kararımın çok ufak bir kısmı.

En önemli kısmı kendimi değiştirmek, yaptığım hataları düzeltmek, daha fazla hata yapmamak için çabalamak.

Aferin kızıma, çok iyi olursam şirinleride görürüm, çocukta yaparım kariyer de.