30 Ekim 2009 Cuma



Üniversitede bir hocam vardı, psikologa giden bir kıza " ne gerek var kızım, çık bir dağın tepesine kıçın yırtılana kadar "booook" diye bağır, hiçbirşeyin kalmaz" demişti. Nerde o dağ?


Bu da benden gelsin: F*CK YOU very very much.

28 Ekim 2009 Çarşamba

dikkat erkek çıkabilir

Bornova'da sürekli gittiğimiz, uzun zaman gitmediğimizde sahibinden azar işittiğimiz bir bar var. Küçük ve sıcak bir yer. Tırt bir ismi olmasına rağmen en sevdiğimiz yer şu an. İsmi mi? Ayaküstü Bira'zz :)

Para hırsı gözlerini kör etmemiş olan nadir işletmecilerden Ahmet Abi ve Arzu Abla. Rakı geceleri meşhurdur Bira'zz'ın. İstemediğiniz kadar meze gelir masanıza. Sarmalar, haydariler, peynirler, midyeler... Ve siz sadece içtiğiniz içkinin parasını öder çıkarsınız. Barmeninden garsonlarına kadar herkes tanıyor bizi. Ama bir kere bile gidip " her zamankinden" demişliğim yoktur.

Size bundan hiç bahsetmedim değil mi? En büyük hayalim şu dünyada bir bara gidip, sofistike ve hüzünlü bir bakış attıktan sonra barmene " her zamankinden" demek. Bakın yazın bunu bir kenara, bunu demeden ölürsem gözüm açık gider.

Neyse Salı Gecesi "Ladies night" vardı Bira'zzda. Gelin kadın kadına eğlenelim, sürprizlerle çoşalım diyordu afişinde. Kadın kadına eğlenme kısmı biraz şüpheli geldi bana. Çok ince bir çizgi vardı çünkü. O "Ladies Night" bir anda "Kadınlar Matinesine" dönebilirdi. Bizi en çok gecenin sürprizi cezbetti aslında.

Barmeninden garsonuna, bodyguardına herkes kadındı. İçerisi pembe tüller ve balonlarla süslenmişti. Bu kısmı bana çok seksist geldi ama napalım. Herkes bizim gibi düşünmüyor. Kapıda kadın bir bodyguard gelen erkekleri "nazikçe" geri çeviriyordu ve peruklu bir kız pembe keselere konulan lolipopları dağıtıyordu. Herkes çok şıktı, biz hariç :) Neyseki Zeynep benimde bu konuda sınıfı geçtiğimi ama İlknur'un sınıfta kaldığını söyledi. "Rüküş rüküş" diye alay ettik. Yok bu kadar sığlaşmadık. İlknurla evden çıkmadan " aman ya pijamayla gitsekte olur nasıl olsa ortalıkta erkek yok" gibi sığ muhabbetler yapmadık değil. Ama sadece o kadar. Günlük çapsızlık dozumuz belli, fazlası hepimize zarar.

İçkilerimizi söyledik ve başladık içeridekileri süzmeye :) Kendimi tırt magazin programındaki dış ses gibi hissettim resmen. Sonra masamıza sigara böreği-sarma dolu bir tabak geldi. Korkularım bir bir gün yüzüne çıkmaya başladı o an. Gecenin sonunda yan masaya tiramisu tarifi verirken hayal ettim kendimi. Neyseki arkasından gelen midye biri o gün muhabbetinden baya uzaklaştırdı.

Gece boyunca hep Türkçe pop / Beyoncé (biyaanse) çaldı durdu. İçeridekiler çoştukça çoştu. En sonunda bizde dayanamadık attık kendimizi çoşan kadınların arasına. Nedense bu olay gecenin sürprizi ile aynı zamana denk geldi.


Gecenin sürprizi 2 adet erkek dansçıydı. Tamam dansçılar maymundan 2 dk. sonra doğmuş tiplerdi. Ama koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denir ( google'a bakmadım değil hani). Eelmanlardan biri "benimle dans eder misin'de" dans etmişti. Hatırladınız mı? Yoksa ben mi sallıyorum? Hayat bu işte, nereden nereye :)

Neyse sürpriz çıkınca herkes bir çoştu. Bu çirkin elemanların egoları arşa değmemişse bana da Nora demesinler. Önce yabancı şarkılarla dans ettiler. Sonra bir ara verdiler. Ama herkes nasıl eğleniyor görmelisiniz. Sonra 2. kez çıktıklarında bildiğin oryantal yaptılar, oyun havaları çaldı. Bir anda kendimi bir kına gecesinde buldum. Matineden kurtardık, gün olayını sıyırdık ama kına gecesini atlatamadık. Cidden kına gecesi modunda oynadıkta oynadık tüm gece.



Dansçılar bardan inip libidosu tavan kadınların arasına karıştılar. Anladık ki daha da dans etmeyecekler. Bütün şevkimiz kırıldı. Artık gitme vakti gelmişti bizim için. Dansçının biri ( kel ve çirkin olan) " kızlar devamı bizim evde" gibi denyo laflar etti. Hem çirkin hem kel hem denyo. Ama etrafı kız doluydu. Yüce Rabbim sen nelere kadirsin. ( çarpılmama az kaldı :))Wuhuuu yapan Nora'yı bulabildiniz mi?

Geceyi bitirip hesabı öderken Arzu Abla'ya en kısa zamanda 2.sini istediğimizi ama daha yakışıklı dansçılar olması dileklerimizi ilettik. Arzu abla gelen en iyi tiplerin bunlar oldugunu söyleyince bu çirkinlere bakış açım bir anca değişti. Ve içimden şu sözü tekrarladım.



"Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denir"

27 Ekim 2009 Salı

Ben bunlara alışığım, kilolarımla barışığım.

Zaman zaman ipin ucunu kaçırsamda hala diyetime devam ediyorum. Ama aylardır 61 kg'de bir takılma yaşıyorum. Ne yukarı ne aşağı. ( yukarı niye çıkacaksam?) Bugün diyetimi biraz daha sıkılaştırma kararı aldım en azından 59 kg'yi görene kadar. Her zaman yaptığımı yapmaya devam. Ama bu sefer akşam yemeklerinin dozunu ayarlamalıyım. Bir de nazik popomu kaldırıp şu spor olayına başlamalıyım. Yoksa bu yanlara konuslanan simirlerden, göbeğimdeki ayvadan kurtuluş yok.
Diyet yaparken en gıcık olduğum şey insanların sürekli bunu dile getirmesidir. Bütün hafta az ve öz yemişsin mesela. Kendini ödüllendirmek istiyorsun. Yiyeceğin 2-3 dilim pizza ya da biraz cips. Elini attığın an "ee sen diyette değil misin" diyorlar. Evet diyetteyiz ama ölüm diyetinde değil. 2 kg fazlamız var diye bu nimetlerden faydalanamayacak mıyız?

O yüzden bu sefer sır gibi saklayacağım diyetimi. Kimse görmeden gizli köşelerde yiyeceğim kibrit kutusu büyüklüğündeki peynirimi.

Şaka bir yana hala kibrit kutusu peynirle diyet yapan var mıdır? Benim kilo vermem için az ve sık yemem gerekli mesela. O yüzden mutfak faresi gibi paso bişiler yiyorum. Meyvedir, kepekli bisküvidir falan. Bişiler yiyorum deyince sakın 2.5 adana yanına künefe falan zannetmeyin.

Hayatımda yediğim kebap sayısı 1 bilemedin 2'dir zaten. Hiç aram yok kebaplarla, dönerle. O yüzden diyet yaparken hiç zorlanmam.

Ama pasta-börek gördüm mü dayanamam. Şu hayatta güzel ve kepçe kulaklı kızları nasıl sevmezsem yiyip kilo alamayan kızları da aynı derecede sevmem.

Şimdi 1 tane rulo kat yedim, kimse görmesin :))



Ofisten birini gaza getirmiştim diyet konusunda ve ona diyet koçluğu yapmıştım, 2 ayda 8 kilo vermişti, bende 5 kilo verdim o dönem. İnsanın diyet arkadaşı olması güzel bir şey bence. Birlikte gaza geliyorsunuz. O yüzden tekrar kendisini gaza getireyim de yalnız kalmıyım.

Ayrıca benim gibi metabolizması yavaş çalışanlar için sihirli bir tarifim var. Hemde lezzetli. Bugün başladığım sıkı diyetim 1 ay sonra bugün bitecek. 2 kilo vermiş olmam gerekiyor. Fazlası "always welcome" :)
Metabolizma Hızlandırıcı Çay:

Malzemeler :
1 lt su
1 elma
1 limon
1 kabuk tarcın
3-5 adet karanfil
3-5 adet karabiber
İsteğe bağlı olarak portakal

1 lt suya tüm bu malzemeleri atın, ama ayı gibi elma ve limonu bütün atmayın, 4e bölün. Kaynatın, için. Ben akşam yatmadan 30 dk önce içmeyi tercih ediyorum. Ama gün içinde de içebilirsem içiyorum. Faydasını cidden gördüm. Şiddetle tavsiye edilir.


Tüm şişman kızlara sevgilerimle...


XoXo Nuran the kemikleri iri kız.


23 Ekim 2009 Cuma

Ses Veriyorum : "Korkma"

Kendi kendime en çok çekindiğim, korktuğum hatta nefret ettiğim şeylerin bir sıralamasını yapmaya çalıştım. Ama yapamadım. Bir numaraya kimin oturacağı konusunda Kral Tv top 10 listesi kadar kararsız kaldım.Sonra da bir sıraya koymamaya karar verdim. Mesela daha önce size "abiii" diyen kızlardan nasıl çekindiğimden bahsetmiştim. Mesela karşımdaki süper bir insansa, kendisine hayranlıkla bakıyorsam, "abiii" dediği an aynen buna dönüyor gözümde.

Merhaba abiiii

Diğer bir madde de maç izleyen erkek. İnanılmaz itici geliyor. Holiganlık bu dünyadaki en gereksiz şey diye düşünmekteyim. Bunda sanırım babamın takım tutmamasının ve bizim evimizde hiç maç izlenmemesinin büyük etkisi var. Mesela Mazhar'ı dün akşam kükrerken gördüm maç esnasında. Cidden kükredi. Nedenini anlamadım.

Maç izleyen bir erkekten daha çok çekindiğim şey maç izleyen bir süre erkek. Bir bar dolusu, bir ev dolusu, bir cafe dolusu adam. Maç İzleyen Adam. Sen koru Yarebbim.

Sarhoş Kadın. Bu dünyadaki en tehlikeli şey bence sarhoş kadın. Bir ülkeyi çökertmek için bence ne hidrojene ne silaha ihtiyaç vardır. Yollayın bir ordu sarhoş kadını. Ülkenin içine ederler valla. 2 gün geçmeden ülke sallar beyaz bayrağı. Hayatımda hiç bu kadar gözü kara bir tür görmedim. "Gel seninle Başbakanın karşısında "zilleri taktı çıkı çıkı yaptı" yapıcaz deyin, siz cümleyi bitirmeden zilleri takmış olur. Bu türden baya baya çekiniyorum. Benimde zamanında zilleri takıp çıkı çıkı yaptığım olmadı mı? (anılar, anılarrrr şimdi gözümde canlandılarrr)


Öpüjeeeem


Konuşurken kilitleyen insanlardan da korkarım, aslında daha çok çekinirim. Hele bir de devamlı göz teması istiyorsa. Hipnotize ediyor resmen baka baka. Bahsettiği konuda o kadar umursamadığım bir konu mesela. Ama nezaketen "hı hı" diyorum. Çoştukça çoşuyor. Bende otomatiğe bağlıyorum bir süre sonra "hı hı"ları. Geliyorum her 2 dk.da bir "hıhı" moduna. Kaptırıp gidiyorum.

Şahıs: Gezdik geldik eve, herşey güzel
Nora: hı hı
Şahıs : Sonra adam bir koydu suratımın ortasına.
Nora: hı hı
Şahıs: Birden bir baktım kolbastıya başlamışız
Nora: hıhı (WTF)

Bir gün başıma şöyle bir olay gelecek, tüm foyam ortaya çıkacak, bu da bir başka korkumdur şu hayatta :))

Son olarak korkmaktan öte, fazlasıyla nefret ettiğim bir şey de "tuvalette gazete/dergi okuyan insanlar". Neden ya neden? O kokuların arasında daha mı iyi basıyor kafanız anlamıyorum ki. Bir de bu tipler okudugunu tuvalette bırakıp çıkar. Sevgilim Merhaba? İşte böyle insanların tüm dünyayı, ya da tüm dünyamı ele geçirmesi en korktuğum şeydi. Sevgilim Naber? (:>)

Şimdi aklıma geldi aslında. Benim sevgilim hem maç izleyen bir erkek, hem tuvalette dergi okuyan bir adam. İlişkimizi bir gözden geçirip geliyorum.

22 Ekim 2009 Perşembe

sepet sepet yumurta, sakın beni kudurtma

- Çarşamba gününü Perşembe gününden daha çok seviyorum. Aslında perşembeyi sevmem gerekiyor cumaya yakınlığından dolayı, ama sevmiyorum. Çarşamba rocks my world.

- Hesionka bana 2 tane cok cici hediye yollamış, en kısa zamanda takıp gösteririm, ÇOOOOOK teşekkürlerrrr Hesi'cim :)

- Ablam cumartesi sabah alışveriş gezimizin sabah 8'de başlayacağını, 6'da kalkmamız gerektiğini söylediğinden beri hayata küstüm.

- Annem'e börek, sarma siparişi verdim, "yapıyorum da ne oluyor yemiyorsun" diye çemkirdi. Haklıydı, susmak zorunda kaldım.

- Evde en küçük kardeş her zaman getir-götürcü olarak kullanılır. Eve küçük bir kız çocuğu almaya karar verdik bizde. Aklımızdaki tek isim "Zeynep" :))

- "Dağdan gelip bağdakini kovmak" diye bir laf var. Bir de " bir kız gelir dağdan döne döne" var. Nedense aklıma hep bunlar geliyor gazeteyi açınca.

- Twitter'da ünlülerin abuk sabuk tweetlerini görünce onlardan soğuyorum.

- Bir filin doğumunu izledim, hala kendime gelemedim.

- "Hayvanları sevmeyen insanları sevemez" gibi bir söylem var, anlamadım gitti.

- "Tonguç" ne kadar komik bir isim. "Tonguç gel yavrum yemek hazır.

- İsimlerin sonuna "can" eklenmesini hiç sevmem. Bu zamana kadar tek sevdiğim can'lı isim Mahmutcan'dı :) Mahmut ne ya.


Son olarak, -Silence, I'll kill you.


20 Ekim 2009 Salı

Hotel Rwanda

“you should spit on our face. ‘coz we - the west - think you are dirt. you are worthless because you are black. you are not even niggers. you are african…”

Dış güçlerin bir ülkeyi nasıl ikiye böldüğünün, insanları birbirine nasıl düşman ettiğinin, klişe ama kardeşe kardeşi öldürttüğünün en açık ve en acımasız hali aslında Hotel Rwanda.

Paul Rusesabagina Belçika menşeili bir otelin müdürüdür ve bir Hutu'dur. Ülke içinde Hutu'lar ve Tutsi'ler arasında gizliden gzliye yaşanan çekişme yavaş yavaş bir soykırıma döner. Ve Paul bu soykırımdan bir çok insanı kurtarmak için elinden geleni yapmaya çalışır.

Rwanda'da yaşananların bu kadar sarsıcı olmasının tek sebebi gerçekten yaşanmış olması. Bu çatışmadan geriye kalan korku dolu, nefretle bilenen insanlar ve 1.000.000 cesettir.

Ve filmde en açık verilen mesaj, bir ülkeyi bölmek için tek ihtiyacınız olan bir iç savaştır. Ne füze, ne bomba, hiçbir şeye ihtiyacınız yok aslında.

Filmde bir kaç karede Jean Reno da var. Çok severim kendisini :) Film biraz uzun aslında, ama hiç sıkmıyor sizi. Zeynep gibi her filmde ağlamam ama bu filmde tutamadım kendimi.

Ermeni soykırımı diye kendini yırtan Avrupa bunları hiç görmüyor mu çok merak ediyorum. Ellerimizde satırlarla insanları doğrasak, cesetlerinden asfalt yapsak ne olurdu acaba?

Filmin bir yerinde Rwanda'da yaşananları görüntülemek için gelen gazetecinin biri çok güzel bir şey söylüyor:

- sence bu görüntüleri aksam haberlerine yetistirebilir miyiz? - yetistirsek ne degisecek ki? insanlar “aman allahim ne kadar korkunç” diyerek baska bir kanala geçecekler…

Aynen bunu yapmıyor muyuz bu haberlere? Filmi izlerken kendime bu kadar büyük bir katliamı nasıl duymadım ben?

Çünkü kendi hayatımızla, kendi sorunlarımızla o kadar meşgulüz ki dış Dünya'ya kulaklarımızı kapatıyoruz. Yeri geliyor televizyonda Kürt açılımını bile duymak istemiyorum ki yaşananlar kilometrelerce uzağımızda değil, yanıbaşımızda.




Eğer hala izlemediyseniz, hiç durmayın derim. Belki keyifli vakit geçirmeyeceksiniz film boyunca ve sonrasında ama aynı oyunların farklı ülkeler üzerinde nasıl oynandığını, ve Paul gibi adamların hala bu Dünya'da varolduğunu göreceksiniz.


19 Ekim 2009 Pazartesi

Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar



Uzun zamandır film yorumlarımı rafa kaldırmıştım. Film izlemediğimden mi? Pek değil aslında, sanırım üşendiğimden.

Pedro Almodovar benim en sevdiğim yönetmenlerden biridir. "Annem Hakkında Herşey", "Konuş Onunla", "Kötü Eğitim" izlediğim ve hayranı olduğum filmleridir.

"Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar" filmi ne zamandır merak edip izlemek istediğim bir filmdi. Sabah gazetesinin verdiği kuponlarla aldığım DVD setinde bu filme de yer vermişler. Bu arada dolapta film setini ve yanındaki tek dvd "Güneşli Pazartesiler"i gören sevgilimin yorumu:

"Bunları bedavaya aldım ( Sabah'ın verdiği set) param sadece buna yetti (Güneşli Pazartesiler) :)
Benden gelen cevap : Onu da yemeksepeti.com'dan aldım :)))

Neyse filmi ilk izleme denememde uykuya yenik düşmüştüm. Dün akşam tekrardan izledim.

Film 3-4 kadının farklı / aynı konular yüzünden geçirdikleri sinir krizleri. Film Pepa'nın etrafında dolanıp duruyor aslında. Pepa sevgilisi Ivan'dan yeni ayrılan ve sürekli telefonu ile problem yaşayan bir kadın :))

Film 1988 yapımı. Kıyafetleri ve çekim tekniklerini görünce anlıyorsunuz zaten :)

Almodovar'ın diğer filmlerine göre benim için sönük bir filmdi. Ama Almodovar kadınlarla ilgili o kadar güzel tespit yapıyor ki izlerken ona hak veriyorsunuz. Aramızda Pepa gibi elinden uçup giden ve bir başka kadına konan sevgilisini geri döndürmeye çalışan kadınlardan o kadar çok var ki, ya da Candela gibi gidip hiç olmadık bir adama aşık olan ve o adamın başına açtığı dertlere katlanmak zorunda olan...

Filmin en komik yanı Antonio Banderas'ın şu şekilde olmasıydı :=)


Almodovar filmleri ( en azından benim izlediklerim) insanı biraz sarsıyor, ama bu filmde o yok. Sadece sizi eğlendiriyor, nereye varacak bunun sonu diyorsunuz izlerken :)

Eğlencelik bir film arayanlara kesinlikle tavsiye ederim, ama benim gibi diğer filmlerini önce izlemiş olanlar için film beklentinizin baya altında kalıyor.

Ne olursa olsun ama Almodovar bebeğim oldu daha ilk günden.


Nora parmaklarınızın ucunda


Cuma gece İstanbul'a gidiyorum. Ama Sabiha Gökçen'e inicek uçak. Ve benim Sabiha Gökçen'den ya Taksim'e ya da Mecidiyeköy'e gitmem lazım. Ama nasıl? Kahramanımız sizlerinde yardımı ile karşıya geçecek. Hugolülülüüüü

16 Ekim 2009 Cuma

Sucks to be you :)

Mesai saatlerinin bitimine dakikalar kala, haftasonuna girmenin heyecanı içimde.

Sallayın bence bu hafta tüm olanları. Kimle kavga ettiyseniz, kim canınızı sıktıysa, "sucks to be you" deyin geçin.

Shake it Baby :)

Prozzak Suck to be you

Sangria'mı sana kaldırıyorum ey 50.

En sonunda benimde izleyici sayım 50'ye ulaştı. Düşünüyorum düşünüyorum anlam veremiyorum. Benim gibi bir insanın nasıl 50 izleyicisi olur. Yani bu önemli insanların değeri hep sonradan mı anlaşılacak? Mesela ben olsam beni kesin izlerdim, hatta tüm arkadaşlarıma da önerirdim. "Nora diye bir blogger var, kız müthiş ya" gibi basit ama nokta atışlı cümleler kurardım.

Üzüntümü sizlerle paylaştıktan sonra konumuza dönecek olursak, evet 50. misafirimiz Uyduruk Prenses :)

Kendisine aşağıda tarifini vereceğim sangriamdan bir kadeh uızatıyorum, beni izlemeyip basit ve sıkıcı hayatlarına devam eden bloggerlara nanik yaparak kadehimi kaldırıyorum.

Cheerss :)


Sangria :

1 lt köpek öldüren kırmızı şarap ( bizim tercihimiz ayı kanı idi, hem ucuz hemde büyük)
Biraz şeker
Limon
Portakal
İsteğe göre elma
İsteğe göre elmalı soda

Köpek öldüren şarabımızı bir kaba alıyoruz. Limon ve portakalın bir kısmının suyunu çıkarıyoruz. Bir kısmını da dilimliyoruz. Limon ve portakal suyunu isteğe bağlı olarak tadarak ayarlayın derim ben. Şaraba limon ve portakal suyunu ekliyoruz. Dilimlediğimiz limon ve portakalı da içine atıyoruz şarabın. Damak tadınıza göre de şekeri ekleyin. Çok şeker koymamaya dikkat edin çünkü meyveler doğal şekerini bırakıyor zaten. Biz yaptıklarımızda hiç elma kullanmamıştık, ayrıca elma sodası da. Ama bir yerde elmalı versiyonunu okudum. Bence çok güzel olabailir. Bir dahakine elmada koyacağım. Elmayı sadece dilimleyip ekleyin. Sodayı da isteğe göre koyun. 1 gün (maximum) dolapta bekletin. Sonra afiyetle için.

Ama bizim gibi mallık yapıp şekeri fazla koyup sonra evde enerji patlaması yaşamayın. Evde denemeyin ya da.


Oy Oy Eminem Nedir bu Güzellikler

Lisede bir arkadaşım vardı, komşu kızı gibi birşey. Bana bir yüzük hediye etmişti. ( Bütün takılarım da hediye ha) Böyle 3 tane yüzük içiçe. Çok severek takardım. Sonra diğer yüzüklerim gibi onu da kaybettim.

Birileri bana onun dilek yüzüğü olduğunu söylediler. Aklıma geldikçe bakardım gümüş satan yerlere. Geçen hafta Özlem'le yüzük bakarken aklıma geldi, sordum elemana. "Olimpiyat yüzüğü o" dedi çat diye getirdi. Gözlerim dolmadı desem yalan söylerim. Eşeğini bulmuş Nasreddin Hoca gibi ( - Oo come on Hodja :)) sevindim, aparkatlar, havada durmalar, görmelisiniz. Hemen sipariş verdim aynısından. Dün yüzüğüme kavuştum, sürekli bakıyorum. Nasıl parlak, nasıl güzel diye.

Beni tanıyanlar ne kadar takıntılı olduğumu bilir. Çok önemli bir bilgi değil aslında. Mesela Mazhar bilmez kulağımdaki halka küpeleri ortaokuldan beri taktığımı, parmağımdaki yüzüğümü kaybedip bulmasam neredeyse 4-5 yıldır takıyor olduğumu. Biliyor musun Mazhar?

Mesela bunu İlknur bilir, emin olmamakla birlikte Zeynep'te bilir. Yet ( sevdicek) bilmeyebilir. Anladınız mı ne kadar gereksiz bir ayrıntı oldugunu.

Bu arada ortaokuldan beri aynı küpeler takılır mı olm? Arada kaybolanları saymazsak gerçekten ortaokuldan beri aynı küpeleri takıyorum. Anladınız mı nasıl bir manyaklıktır.

Dün yüzüğümü almaya gidince gaza gelip küçük küpeler aldım. 6 tane delik var kulağımda. 4 tane küçük küpe aldım, böylece delikler kapanmadan farklı küpeler takabileceğim Yehuuuuu

Ya ben ne anlatıyordum, durun bir yukarı bakmam lazım.

Hah yüzük, yüzüğün caaaaanııımmm demek geliyor içimden. Of bir yüzük için bu kadar konuştum ya.

Bu arada yüzükte bu:
Bu kadar lafa değer mi?

15 Ekim 2009 Perşembe

Oyunun Oyunu

Dün Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun sergilediği "Oyunun Oyunu" adlı oyuna gittik. Micheal Frayn'ın yazdığı 2 perdelik bir komediydi.

Fars türünde bir güldürüymüş oyun. Fars dedikleri de doğal olmayan bir durumun içinde gelişen ve olayları beklenen akışının dışına sürükleyen aksilikler üzerine kurulu, durum söz ve hareket komiğine dayanan güldürü amaçlı bir türmüş.

Yani Türkçe'si tiyatro oyununun içinde yeni bir oyun oynanıyor. İlk yarı pek sıkıcıydı. Dağıttıkları broşürlerde fizik-kondüsyon çalışmaları falan yazıyordu. İnsan ilk görünce ne alaka? diyor. Ama 2. yarıda ne demek istediklerini anladık. 2 katlı dekorda resmen at gibi koşup durdu oyuncular. Oyunun sonuna doğru hepsi ter içindeydi. 2. yarı daha hızlı ve güzeldi.



Tiyatroda hoşuma gitmeyen tek şey abartılı mimikler, konuşmalar, makyajlar. Resmen gözünüze orada bir oyun oynandığını sokuyorlar. Oradaki şeyin gerçekten yaşanıyor olabileceği ihtimaline bile izin vermiyorlar. Tiyatro ve sinemayı birbirinden ayıran bu sanırım. Sinemada gerçeklik hissini daha çok verebilmeniz gerekiyor izleyiciye. Eğer samimi bir duruşunuz yoksa başarılı olamayabiliyorsunuz. Ama tiyatroda tam tersi. Daha az samimi, daha az izleyiciye benzemeniz gerekiyor. Oyuncu olduğunuzu hissettirmeniz gerekiyor.

Tiyatro ve sinemada ortak olarak sevmediğim ve tek ortak olan şey ise ota boka gülen tipler. Hırt diyene gülüyorlar, o kadar sinir bozucu ki. Yabancı filmlerde alt yazı takip etmek zorunda oldukları için pek gülemiyor bu tipler ama film Türkçe'yse, yandığınızın resmidir.

Dün akşamki oyunda da vardı bu tiplerden, dağılmışlar dört bir yana. Bunlara loca moca bişi ayarlasalar aslında, toplu olarak bir yerde gülseler de hepimizin sinirini zıplatmasalar.

Konuyu öyle bir dağıttım ki anlatamam. Böyle zamanlarda kendimi pirinç ayıklayan komşu kızı gibi hissediyorum. Toplu haldeki pirinçleri elimle oraya buraya savuruyorum.

Her neyse eğer İzmir'de oturuyorsanız ve vaktiniz varsa ki yoksa da yaratın, bakıyorum hiç etkinlik yok hayatınızda, behlül bihter uşak nereye kadar, bu oyunu gidin izleyin. Çok beğendiğim için mi tavsiye ediyorum. Hayır. Beğenmediysem neden tavsiye ediyorum. Bilmiyorum. Peki ben manyak mıyım? söyle söyle çekinme :))

14 Ekim 2009 Çarşamba

Rastalı Saç ve İlginçlikler Ustası

* Anında bir ters u dönüş, doğru hayvanat bahçesine, biliyoruz ayıp oldu hakim bey ama zar zor girebildik içeriye. Off Barış Manço ya resmen psikolojimizle oynamışsın, bir sen bir de Harun Kolçak.

* Bende böyle ters bir u dönüş ile, hatta artistik patinajla İstanbul'a gitmeye karar verdim. Haftaya haftasonu ordayım.

* Deniz Pick Me almaya gidiyorsun dimi dedi, şu an aklına karpuz kabuğu sokulan eşek gibiyim. Eşek? Haşa.

* Biraz önce üniversiteden bir arkadaşımı gördüm. İş güç konuştuk, eleman sonra bana "Kızım hala metalci gibi geziyorsun" dedi. İltifat etmiştir bence.

* Dün gece gecelikle yattım, belim tutulmuş, benjamin button gibiyim, genç yaşımda 2 büklüm geziyorum.

* Sevgilim işe başladığından beri liseli aşıklar gibiyiz, sadece haftasonu görüşebiliyoruz. Yakında cafelerde buluşmaya başlarız.

* Muse'ün yeni albümü çok şükela. Adamlar çirkin olmasa bir psoterlerini asarım odama.

* Lisede Ozan diye çok yakın bir arkadaşım vardı, beraber otururduk. Oturduğumuz sıranın yanındaki duvara Pink Floyd posteri asmıştı, kimse de bir şey dememişti.

* Ozan hep benden kopya çekerdi, ama hayatımda gördüğüm en dürüst kopyacıydı kendisi. Sadece 55 puanlık bakardı. Gerisini öldürsen bakmazdı.

* Gecen sene her hafta Sangrea yapardık, bugün Deniz aklıma getirdi. Söz yakında Sangrea partisi var.

* Müdürümle ne zaman küssek (?) bana sıcak şarap getirirdi, barışırdık. Şimdi de ben mi ona sıcak şarap alsam ki?

* "Abiii" diyen kızlardan hiç hoşlanmıyorum, arkama bakmadan kaçıyorum. Bu arada " Abiiii adam ölmüş."

* O kadar kilo veriyorum bir şu belimdeki simit gitmiyor, pardon gevrek.

* İzmirlilerin simite gevrek, çekirdeğe çiğdem, mısıra darı demesine gıcık oluyorum.

13 Ekim 2009 Salı

Money Talks Bebeğim.

Sabah işe gelirken para çekmeyi unuttum. Öğlen de yemeğe çıkmadım ofisteydim. Para çekemedim yani. İş çıkışı sinemaya gidicem. Param yok, kentkartım boş. Para çekmeye gitmem lazım. En yakın ATM akbank, ama onda değil param. Önce EFT yapmam lazım. Sonra 2 saat bekleyip gidip parayı çekmem lazım. Uzun zamandır hesabı kullanmadığım için parayı EFT yaptığım an 24 TL civarı kesilecek. Akbankı elersek en yakın banka İş bankası, onda hesabım var ama ATM kartım yok. Çok çaresizim. Hepsinden öte kıçımı kaldırasım yok. Garanti çok uzakta şu an. Oraya yürüyesim yok. İş arkadaşımla Alsancak Gar'a kadar gitsem, oradaki Garanti'den para çekip tekrar otobüse binsem. Ama bir sonraki durakta uzak. Biri üşengeçlik mi dedi?


12 Ekim 2009 Pazartesi

Arapsaçı söylerken birasını kaldıran ergen gibiyim

Sahneye uzak bir sotede hayvan gibi bira içen ve her "budur bunun ilacı" dendiğinde birasını kaldıran kişi.

Biliyorum o sensin.

9 Ekim 2009 Cuma

Ahmet Kaya gibi sesler çıkarmak


* 3 gündür karın ağrısı ile cebelleşiyorum. Tam 3 gün önce öğle yemeğinden sonra başladı. Kramp gibi. Şiddeti gittikçe artıyor. Sürekli gereksiz sesler çıkarıyorum. Hem to hem kedi mırıltısı gibi. Bir tenor edasındayım şu an.


* Pull&Bear'da bir çizmeye aşık oldum, benim olmalı diyemiyorum baya pahalı çünkü. Ama aklımdan çıkmıyor resmen. Onu ayağımda hayal ediyorum, yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Ama ayrı dünyaların insanıyız. O hem pahalı hem süet. Bense hem İzmir'deyim hem de harcalamarını kısıtlamış biriyim.

* Akşam Özlem geliyor. Bombastik bir haftasonu bizi bekliyor.

* Sevgilimi Salı akşamından beri göremiyorum. Askerden geldiğinden beri yayıyordu, paslanmış galiba. Yakında ışıldayacak :))

* Her sabah "ne giyicem" diye düşünmekten cidden nefret ediyorum. En sonunda alıcam aynı kıyafetten 20 adet o olacak. Bakarsın "ne giyicem"e ayırdığım 5 dakikada aklımı daha i,yi bir şeye kullanır, buluş muluş bişi yaparım.

* İzlediğim diziler başlamadığı için Merlin'e sardırdım. Vampirler, büyücüler, adalar madalar sonum hiç iyi değil.

* "Ölmez sağ kalırsak ......." diye bir söylem var.

* Sevdiceğim dün akşam Ask-ı Memnu biter bitmez aradı. Düzenli hayata geçmiş ya o da Aşk-ı Memnu izliyormuş. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim :)

* Efes Light <3

* Kaç gündür Mad Men indirmeye çalışıyorum, bildiğin güvercinle yolluyorlar bölümler, inmedi gitti.

* Mesai bitimine tam 2 bucuk saat var, bir dahaki mesaiye ise 66 saat var, OMG.

8 Ekim 2009 Perşembe

Kızlı Kolyem

Dünkü yazımda kızlı bir kolyem olduğundan ve benden başka kimsenin sevmediğinden bahsetmiştim.
Telefon Fotografçılığı

2005 yazıydı sanırım. Didem diye bir arkadaşımındı bu kolye. Sürekli ben takıyordum ama çok begendiğim için. Sonra kız dayanamadı sanırım bana hediye etti :) Sonra o dönem bir tanıdığımızın kızı "bunun adı var mı?" demişti. "Yok " deyince "benim adımı verelim mi" dedi, bende kabul ettim. Kolyemin ismi "Melin".

Ben dahil hayatımda bir tane normal insan yok :)


O zamandan beri severek takıyorum ki o zamanda severek takıyordum. 3 parça bir kolye. Aslında 3 parçası ayrı ayrı da takılabilir, hiç denemedim. Çünkü bütün halini çok seviyorum. Gözünün biri düştü, bir ara Melin'e yeni bir göz nakli yapmam lazım. Ablam şu "pick me" kolyeyi alırsa Melin'in pabucu dama atılabilir ama, korkmuyor değilim.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Pick Me Up :)

Dün blogtan bloga kale surlarından atlayan battal gazi edasında atlarken bir blogta denk geldim Pick me kolyeye. Hangi blog olduğunu gerçekten hatırlamıyorum, eğer beni okuyorsa söylesin hemen kaynak belirteyim. Emeğe saygı :)

O kadar şekerler ki. Bildiğiniz "fıstık benim olacak vurucam kırbacı" diyen şişman çocuk gibiyim. İstiyorum bu kolyelerden. Ailemizin İstanbul ayağı olan ablama mail attım, "ablaaaa nolurrr bana bundan al" diye :) Sonuç her zamanki gibi olumlu :)

Fiyatları bir rivayete göre 49-69 tl arasındaymış. Aslında bir kolyeye o kadar para vermem ama bunu çok begendim :)

Benim bu tarz 3 parçadan oluşan, üst üste gelince bir kız meydana getiren kolyem var. O kadar şeker bir şey ki. Nedense benden başka kimse sevmiyor o kolyeyi.


Hell Yeah Kezban


Şurda bir kısım gözüküyor ama birşey anlaşılmıyor, yarın fotografını çekerim. Hatta ablam şu "Pick Me" kolyeyi alırsa en kısa zamanda onunla da fotograf çektiririm.


6 Ekim 2009 Salı

Hayat Bu Sefer Bize Guzel

Sevdiceğim Hugo Boss'a kabul edildi, yarın başlıyor.

paintte aşk by nora

"Tolga Abi senin de hugonun da a.k." diyen çocuk gibi heyecanlıyız. Biri kutlama mı dedi? :)

The Past Will Catch You Up As You Run Faster

yıl 2005. Ege Üniversitesi'nde Yeni Türkü Konseri. Sınıf arkadaşım ve ben şenlik alanına gidiyoruz. Bir telefon geliyor. Kuzeni. "Bekleyin bizi de geliyoruz". Edebiyatın önünde. Tamam bekleyelim. Bekliyoruz. 10 dk... 20 dk... 45 dk... 1 saat... Sinir katsayımdaki artış. Kuzendeki hala "geliyoruz" rahatlığı. 1 buçuk saat. Geliyorlar, hala! Otobüsten indikleri yerden olduğumuz yere sürünerek gelmeye çalışsan 15 dk anca sürer. Ama kuzen ve arkadaşları o yolu tam 1 saat 45 dk'da geliyorlar. Hepsini tüm gıcıklığımla selamlıyorum. Tanışma faslı.
Aydın, Gökhun, Ferhat, Nur. Dahası var mı hatırlamıyorum.
Konser eğlenceli geçiyor. Ertesi gün aynı ekipten sadece Gökhun, Aydın ve Nur geliyor. Amatör grupların konser verdiği alandayız. Kaykaycılar var. Gökhun ve ben çıkmaya başlıyoruz.

O gece Gökhun, ben, Nur ve bir kaç kişi daha Bornova'dan Buca'ya gitmeye çabalıyoruz. Konak'ta 1 saat otobüs bekliyoruz. Kendimi yeni bir arkadaş ortamında buluyorum. Haydar, Soner, Serdar ( Yanlış Hatırlamıyorsam), Gülden ya da ona benzer isimli bir kız daha. İnanılmaz eğlenceli tipler. 2005'ten beri bir çoğunu bir daha hiç görmedim. Nur, Ferhat, Serdar ve Gülden gibi isimli kız.
Diğerlerinden Haydar'la mütamadiyen görüşüyoruz. Soner'i de görüyorum sık sık.

Neden mi anlattım bunu? Dün çok garip bir şekilde Nur ile karşılaştım. Hesionka'nın blogunu okurken tanıdık bir yüz dikkatimi çekti. Evet 2005 yılında bizi 1 saat 45 dk bekleten grubun bir üyesi de oydu. Ben onu çok uzaklara gitti sanıyordum ama kendi dediği gibi de Norawashere :)


Dün Nur'la kısa da olsa o günlerden, o insanlardan konuştuk. Sanırım konuştuğumuzu hisseden birinden telefon aldık akşam. Haydar'la otururken bizi bekleten kuzen aradı Haydar'ı. Telefonu ben açtım. Aynı ipuçlarını verdim Aydın'a beni tanıyacak mı diye :) Taaaa Ağrı'daymış. Evlenmiş ve en bomba haberde aileyi üçlüyorlarmış.

Haydar'la birbirimize baktık. Sadece baktık. 2005 yılında bu insanları beklerken hiç bunları düşünmemiştim. Sadece hepsine kızmıştım bizi beklettiler diye. Günün birinde hop diye bir yerlerden değişik haberlerle karşıma çıkacakları aklıma bile gelmezdi.

Hayat ne garip, beklemeler, evlilikler, tesadüfler ve bebekler :))


5 Ekim 2009 Pazartesi

*Montla Sıç.


Cidden montla sıçtım şu an, sebebini bilmediğim bir şeyden ötürü blogum medyum Keto'ya döndü. Nasıl halledicem tabi ki bir bilgim yok. Yardım etmek isteyenleri kapıda "welcome" yazan bir paspas bekliyor.