25 Şubat 2010 Perşembe

I Have PMS and a Gun

Zamanın birinde Erkeklerin Anlamadıklar Kadın Davranışları diye bir yazı yazmıştım. En önemli madde olan PMS dönemini ya da sendromunu unutmuşum.

Bu dönemde ben ve tüm hemcinslerim Ecayip hayvanlara, 51 ekranlara benziyoruz resmen. Ergenlik bir anda tüm şiddetiyle geliyor. Yüzü sivilceler basıyor. Gözlük taksak bildiğin liseye alırlar, hatta ortaokulun daha fena gideri var. Hayat sıkıcı, acımasız, system sucks geliyor. Ruhsal değişimlere bir de fiziksel değişimler eklenince yemede yanında yat gibi bir şey oluyor. Vücut alttan çoşku verilmişçesine şişiyorda şişiyor. Normal zamanda fit olan biri bu dönemde Mike Tyson'a dönüşebiliyor ki iri kemiklilerin durumunu hiç sormayın. Aynada sanki kendinize değil bir trole bakıyorsunuz.

Ha bir de dünyaları yeme güdünüz dürtülüyor resmen. Normalde 1,5 iskenderle doyan bünyeniz üzerine 1 kıymalı kaşarlı, bir de künefe istiyor. Künefeyi çikolata denizine batırma isteği çoştukça çoşuyor. Herkesi çikolata olarak görüyorsunuz. Ayı gibi çikolata tüketsenizde vücuttaki mutluluk hormonu bir türlü artmıyor.

Saldırganlaşmak ise olayın bambaşka bir boyutu. Pacman'deki gibi önünüze geleni çiğ çiğ yemek istiyorsunuz. Merhaba diyeni bıçakla deşmek istiyorsunuz. Alınganlık ibreniz sona vuruyor resmen. Aman yarebbi bugün ne güzelsin diyene küfretmiş gibi bakıyorsunuz. Sürekli Hülya Koçyiğit gibi kendinizi yatağa atıp hıçkırıklara boğulmak, boğulmak istiyorsunuz ( Boğulmaktaki vurgu çok önemli)



İşte maksimum 1 hafta Elm Street sokağı gibi gezdikten sonra bir anda Şeker Kız Candy'e dönüşüyorsunuz. Sonrasında ise elimizde tek kalan "kız milleti dengesiz olm" etiketi.

Artık nerenize yapıştırırsınız bilemem ama güzel bi "kombinle" her türlü gideri olabilir.

23 Şubat 2010 Salı

Dot The I (2003)


Danger is in the details.


Birlikte yaşadığı Barnaby'nin evlilik teklifini kabul eden Carmen, kız arkadaşlarıyla gittiği bekarlığa veda yemeğinde, bir Fransız geleneğinin kurbanı olur. Geleneğe göre restorandaki bir erkeği seçip son öpücüğünü vermesi gerekmektedir. Son öpücüğü için seçtiği kişi ise yapılan yanlışlık yüzünden aynı masayı paylaştığı Kit'tir.



Film tam bitti dediğiniz yerde tekrar sizi şaşırtıyor, oyun içinde oyun havasıyla tansiyonu hep yüksek tutuyor. Bu filmi bana canımciğerim Lan Korkut tavsiye etmişti. Anca izleyebildim.

Başrollerde Gael Garcia Bernal, Natalia Verbeke ve James D'arcy oynuyor. Gael Garcia şahsen çok begendiğim biridir. Filmde çok küçük gözüküyor, tambi bıyıkları yeni terlemiş. James D'arcy'i gözüm bir yerden ısırdı ama nerden bulamadım. Natalia ise filmde tambi Hadise, izlerseniz bana hak vereceksiniz. Tutku dolu bir film ki bu duygu flamenko ile desteklenmiş. Nedense Flamenko bana hep tutku ve hüznün dansı gibi geliyor.




Carmen ve Kit'in seviştiği sahnede çalan şarkı inanılmaz etkileyiciydi. Ama ne oldugunu henüz bulamadım.

Garip bir filmdi, ne desem bilemiyorum. Ama izlerseniz pişman olmayacaksınız, eminim.

P.S : Dot the i's, cross the t's diye bir söylem varmış, yazı yazıldıktan sonra i'ilerin noktalarını, t'lerin çizgisini koy gibisinden.

edit: Azimle dağları delen insanlar gibi azmettim ve şarkıyı buldum, Christian Basso - The movement. Tambi Araştırmacı gazeteciyim

22 Şubat 2010 Pazartesi

Bored to Death

Yağmurlu havaları hiç sevmediğimden bahsetmişmiydim size? Haftasonu İzmir yine ölümcül yağmurluydu. Daha doğrusu sürekli değişen hava durumu raporları bana cumartesi-pazar yağmur yağacak dedi, ben de tüm modumu ona göre ayarladım.


Cumartesi günü pek erken sayılmayacak bir saatte kalktım. Yatağımın dışında en fazla 1 saat geçirdim. Bünyeme biraz magazin ve kaşarlı tost zerk ettim. Peki size yalnız başıma kahvaltı etmekten nefret ettiğimi söylemişmiydim? Haftaiçi kahvaltı etmediğimden ki buarada kahvaltıdan kasıt 1500 çeşidin oldugu aile kahvaltısıdır, haftasonunu iple çekiyorum kahvaltı etmek için. Ama haftasonu evde benden başka kimse olmayınca benim hayalleriyle yanıp kavruldugum kahvaltı kaşarlı tost-sallama çaya dönüştü.

Tatsız tuzsuz kahvaltı ve magazin sonrası kendimi 1 saat önce ayrıldıgım hala sıcaklığını koruyan yatağıma attım. Bütün gün film izledim. Bir gece önceden tamamlayamadıgım It's complicated ile başladım, Gigantic ile devam ettim, The Private Lives of Pippa Lee ile vurdum kırbacı vurdum kırbacı.

Acıkınca yataktan kalkmaya üşenip aradım Burger King'i, yetişin dedim, çok açım. Eğer gelen adamın anahtarı olsaydı siparişi almak için bile yataktan çıkmazdım. Zeynep'e yedek anahtar yaptırırken bir tane de Burger King'e mi yaptırsam diye düşünmedim değil.

Yemek arası o kadar kısa sürdü ki sinemalarda verilen mola bile daha fazladır dedim içimden. Akşam Alsancak Second Cup'ta kahve keyfi, ölümüne yağmur. Evka 3 civarı bir yerde sucuk ekmek ve eve dönüş.

Sherlock Holmes evde beni bekliyordu. Geç kaldın dedi. Aslında erken geldim diye düşündüm ama bir şey demedim ona. Başladı anlatmaya, o anlattı ben dinledim. Sonra ben esnemeye başlayınca, neyse yarın devam ederiz dedi. Uyku gelmiş bedene ne mutlu kalkıp gidene diye geçirdim içimden.

Pazar kalktım. Kaşarlı tost için kaşarı ve tostu bir araya getirmeye karar vermişken, bir u dönüşü ile kaşarlı omlet yaptım. Bu ugurda sarfettiğim enerji beni benden aldı. Acaba küçükparktan kahvaltı sipariş edebilir miyim diye düşündüm. Oysaki hayalimde pazar günü Çiçekliköy'de ayı gibi köy kahvaltısı yapmak vardı. Hayalperestsin güzel hayaller peşinde, çok gençsin yanlış insanlar kalbinde diye mırıldanmaya başladım konunun hayal kısmından tutarak.

Sherlock Holmes işim var dinlemeye devam edecekmisin dedi, el mahkum dedim. Hayatımda ilk defa el mahkum dedim. El mahkum. Sherlock Holmes ne kadar Jack Sparrow'a benzemişsin diyecektim tuttum kendimi.


Sonra 10 dk sonra Tansaşın orda ol forum'a gidiyoruz dedi biri. 10 dk mı? 10 dk içinde yataktan kalkıp, Sherlock Holmes'u susturup, ne giyeceğimi düşünüp hatta giyinip, dişlerimi fırçalayıp, saçımı yapıp, makyajla insana benzeyip bir de tansaşın önüne çıkacaktım. 26 dk dese neyse ama 10 dk imkansızdı.

Forum'da yeni sezonun insanı cezbeden tarzı ve insanı sogutan fiyatları bizi karşıladı. Gezdik, dolaştık, dondurma yedik, yiyecek içecekle buraya giremezsiniz diyen kıza kıl olduk ve döndük Küçükparka.

Sonra Birazz'da 11e kadar vakit öldürdük. In cold blood hem de. Eve gidip Sherlock Holmes'un gönlünü almam gerekiyordu. Üçüncü kez adamı ekmiştim. Eve gittiğimde yüzüme bakmadı, g.tünü döndü yattı.

Oysa ben ona bir yağmur söylentisi bütün haftasonumu ergen depresyonuna boğdu diyecektim.




17 Şubat 2010 Çarşamba

Julie & Julia (2009)

Passion. Ambition. Butter. Do You Have What It Takes?

Julie & Julia başrollerini Meryl Streep, Amy Adams ve Stanley Tucci'nin paylaştığı, 1940'lı yıllarda Julia Child'in çıkardığı yemek kitabınındaki tüm tarifleri 2002 yılında Julie Powell'ın Julie & Julia Project olarak denemesi ve hepsini açtığı blogunda anlatması üzerine bir film.

365 günde 524 adet tarifi deneyen ve her tarif hakkında blogunda birşeyler yazan Julie'nin en büyük hayali Julia ile tanışmaktır. Film yemek yapmayı seven 2 kadının hayatını eş zamanlı olarak gösteriyor. Julia'nın yemek kültürü olmayan Amerikalılar için İngilizce bir Fransız mutfağını / yemeklerini konu alan yemek kitabını nasıl yazdığını ve Julie'nin Manhattan Geliştirme Merkezi'nde yaptıgı sıkıcı işinden yemek yaparak ve bunu bloglayarak uzaklaştıgını anlatıyor film.

Filme kesinlikle Meryl Streep'in oyunculuğu damgasını vurmuş. Bu arada film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış. Öncesinde Julie Powell tarafından kaleme alınan bu hikaye daha sonra sinemaya aktarılmış. Nora Ephron hem filmin senaristi hem yönetmeni.

Bugün Zeynep'le film hakkında konustuk, bana youtube'tan Julia Child'in görüntülerine bak, Meryl Streep'le aynı resmen dedi. Ve gerçekten de öyle. Meryl Streep resmen birebir kadını ekrana taşımış, konuşması, saçı, giyimi gerçek Julia Child'la birebir örtüşüyor.






Ayırt etmek zor değil mi?





16 Şubat 2010 Salı

TigerLily

- Hala La Roux dinliyorum. Bence ofislerde dans etmek serbest olmalı. Aslında yasak değil ama kulağımda kulaklıkla kalkıp dans etsem bir daha kimse bana Hanım demez, deli der.

- Bilmem size de oluyor mu, müşterilerim olsun, iş arkadaşlarım olsun Hanım deyince gülesim geliyor. Sizin Hanım dediğiniz insan 2 sn önce birine lan, nanik, minnoş demiş bir insan. Çok ironik değil mi?

- İroni deyince aklıma irmik tatlısı gelmesi? WTF?

- Etrafımdakiler saçını boyat dedikçe inat etmem, boyatmıcam demem, ama bir yandan sarışın olsam nasıl olur diye düşünmem, Gutuvonka'nın saçına hayranlıkla bakmam? Yapmayın etmeyin, 7 yıl sonra ilk defa saç uzatmaya karar verdim.

- Saç uzatmaya karar vereli bildiğin 5 ay oldu ama saçım daha omzuma değmedi. Hele ki kıvırcık saçın uzadıkça daha da kıvırcıklaşması, görenlerin saçını mı kestirdin demesi, oysaki benim 5 aydır saç kestirmemem. Galiba boşa kürek çekiyorum.

- Sevdiceğim 7/24 çalışıyor, ben 7/24 geziyorum. Adamı göremiyorum resmen. Arada liseli sevgililer gibi cafelerde buluşup çay içiyoruz, masa altından el ele tutuşuyoruz. I want my boy back.



- Hadi kış neyse de, yazın napıcam ben. Her haftasonu bi yerlere gitmeye alışkın olan ben bildiğin yalnız kaldım. Etrafımdaki herkes haftasonu çalışıyor. Ya etrafımdakileri ya sevgilimi ya işimi değiştircem, başka yolu yok :)

- Ya da İstanbul'a mı taşınsam? Buna en çok haftasonları sıkıntıdan ölen ablam ve yakınına geldiğim için annem sevinir, ama Yet ne tepki verir bilemem :)

- Haftasonu doktor kontrolü için annemlerin yanına gittim yine. Annemin kapıdan çıkarken söylediği 2 şey:

1. Çok uzakta yaşıyorsun, ne sen sık gidip gelebiliyorsun ne biz, tamam ayrı yaşa ama yakına gel bari.
2. Sakın evlenme, bak ne güzel çantanı alıp gelebiliyorsun :)

- En kısa zamanda analog makineme film alıp fotograf çekmeye başlamak istiyorum. Hatta siyah/beyaz film alıp bi haftasonu karanlık odaya girsem daha süper olacak.

- Ne kadar sıkıldıgımı anladınız mı? Sıkıntıdan tekrar farmville'e bile başlayabilirim. Evet kendimi bu batağa saplayabilirim.


15 Şubat 2010 Pazartesi

Başka Dilde Aşk (2009)


Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?

Kürek takımında yarışmaya hazırlanan ve kütüphanede çalışan sağır Onur'un hayatı, bir arkadaşının partisinde Çağrı Merkezi'nde çalışan Zeynep'le tanışmasıyla değişir.

Sürekli konuşarak geçimini sağlayan bir kadın ve hiç konuşmadan yaşayan bir adam. Merak ettikleri tek şey hiç konuşmadan anlaşıp anlaşamayacakları.


18 Aralık'ta gösterime giren Başka Dilde Aşk'ta Mert Fırat ve Saadet Işıl Aksoy başrolleri paylaşıyor.

Filmde en iyi oyunculuk Mert Fırat'a ait, film boyunca hiç konuşmamasına rağmen. Saadet Işıl Aksoy'un oyunculuğu bana hep zorlama gelmiştir, bu yüzden kendisini yine begenmedim.

Film için ekşi sözlükte Issız Adam'ın sessizi diye bir yorum yapılmış, filmi izlerken ben de Issız Adam hissine kapılmadım değil. Ama kesinlikle bikaç level üstündedir bu film.



Filmde ayrıca Lale Mansur, Emre Karayel, Ayten Uncuoğlu gibi oyuncuları da görmek mümkün.

Yönetmen koltugunda İlksenBaşarır var, senaryosunu ise yönetmen ve Mert Fırat birlikte yazmışlar.

Eğer hala aşk masallarına inanıyorsanız, izlemeye değer bir film.


- Sağır mı? Oley be, hayatmın aşkını buldum, adam hiç konuşmuyor.

11 Şubat 2010 Perşembe

Moby the Dick

Şu dünyada nefret ettiğim bir kitap varsa o da kesinlikle Moby Dick'tir. İngilizce ve Türkçe, çocuk / yetişkin versiyonuna sahip oldugum, hattahepsini okudugum, internetten okumadığım yorumunun kalmadığı yegane kitaptır moby dick. Yetişkin versiyonu deyince sanki içinde +18 bilgiler var gibi oldu. Extended version bence yetişkin versiyonu. Bir de allı güllü çocuk versiyonu var.

Kitabı bilmeyenler için kitap obsesif Kaptan Ahab'ın Moby Dick isimli balinayı yakalama serüveni hakkındadır. Sayfalarca balıkçılık/avlanma hakkında tasvir vardır. Kitabı okuduktan sonra rahat rahat balina avına başlayabilirsiniz. Bu kadar da iddialıyım bu konuda. Tasvirleri insanı boğan, hayattan soğutan, allah belanı versin dedirten cinsten tasvirlerdir.

4 Yıllık üniversite hayatımdan 3 kere üst üste aldığım tek derstir bu Moby Dick. En sonunda 4. sınıfta vasat bi notla geçebildim ben bu dersten. Koskoca İngiliz Edebiyat tarihinden şıp diye geçip Moby Dick denen tırt kitaptan kalmak gururuma az dokunmadı zamanında.

Bu kitap Amerikan Edebiyatı'ının mihenk taşlarından biridir. Allahın balinasını bu kadar abartmanın anlamı ne anlamadım 3 yıl boyunca. Yapılan sunumlar vize notu olurdu. Sunumların konusu o kadar tırt olurdu ki şöyle örneklesem anlarsınız.

Moby Dick ve ters takla atma yöntemleri.

Bunu şu an salladım. Ama cidden bu kadar alakasız konular olabiliyordu. Sunuma tahtaya kalkardınız. En bombastik sunumu yapsanız bile dersin hocasının sarcastic sorularından kurtulamazdınız. Moby Dick deyince resmen tüylerim diken diken oluyor. Peki neden şu an bu kadar dellendim. Bir sitede şunu gördüm. Hani bir şeye gülersiniz gülersiniz sonra ağlamaya başlarsınız ya aynen o moddayım şimdi.

Hazır aklıma gelmişken Herman Melville'in, Kaptan Ahab'ın ve Moby Dick'in kulaklarını çınlatmadan geçmiyim dedim.

Allah belanızı versin üçünüzünde. Sevgililer gününde sosyal baskı kurbanı olun, sokakta kırmızı güllerle yapayalnız kalın inşallah.

Dinimiz amin.

ve sonra :
Call me Nuran.




Ve beklenen Paket Geldi.


Blog aleminin yeni yeteneği, süper insan Banyosuyum'dan aldığım Audrey yüzüğüm yanında süper hediyesi ile geldi. Çocuk gibi mutluyum şu an. Nesterens'den aldıgınız şeylerin yanına bir de hediye ilave ediyor Banyosuyukuzusu. Madonna Kolyem de Audrey Yüzüğümün hediyesi. 3 kişi aldık bu cicileri. Yollamadan önce paylaşımını da yapmıştı, fotograf çekemediğim için onu koydum. Nasıl yüzüğüm :)


Faili Belli Kıyak

Bir dönem size Faili Meçhul Kıyaktan bahsetmiştim. Hani birine bir kıyak yapıyorsunuz ve kim oldugunuzu söylemiyorsunuz. Bu seferki ise faili belli bir kıyak. Blog aleminin yetenek timsali Hesionka, blogunu okuyanlara bir kıyak yapıyor ve el emeği göz nuru eserlerinden oluşan bir paketi hediye ediyor. Tek yapmanız gereken blogunu izlemeniz ve neden izlediğinize dair bir yorum yapmanız. Sonra da Hesi'nin bu kıyağını kendi blogunuzda aynen bu şekilde yayınlamanız.


Bu zamana kadar bir çorap bile kazanamayan ben kıyağına talibim Hesionka'nın. Bakalım sonunda kim bu cicilerin sahibi olacak.

*Shrek'teki kedi gibi ekrana bak*




9 Şubat 2010 Salı

La Rocks

La Roux, vokalde Elly Jackson ve klavyede Ben Langmaid'in oldugu İngiliz elektropop grubu. İlk başta akustik parçalar üzerinde çalışan grup daha sonra elektronik tarza kaymışlar, iyi ki de kaymışlar.




Bir süredir bu grup dışında hiçbirşey dinlemiyorum. Sabah evden çıkarken bi açıyorum, hoplaya zıplaya iş yerine geliyorum. İnanılmaz eğlenceli şarkıları. Elly'nin tipi ve klipleri tam 80'ler havasında.

Favori şarkılarım I'm not your toy ve Quicksand.

Biri klipleri mi dedi :)








8 Şubat 2010 Pazartesi

Wooden Love.

Düşünün bu zamana kadar kaç tane aşk hikayesi dinlediniz? Kaç tanesi iz bıraktı ya da unutulup gitti? Hangisinde mucizeler vardı sizi bir kez daha aşka inandıran? Kaçının sonu mutluydu, sahne kapanırken kavuşan çiftler hangisinde size gülümsüyordu?

Ne kadar çok hikaye var değil mi? Başkalarından duymasak bile kendi yazdığımız hikayeler yetiyor kendimize.

Peki hiç, yaşayanlar dışında kimseye hiçbir mucizesi olmayan bir hikaye dinlediniz mi? Peki, girişi de gelişmesi de sonucu da sadece yaşayanları ilgilendiren bir hikaye dinlemek ister misiniz?

Geç ergen bunalımları yaşayan, kendini eğlencenin kollarına bırakmış ve beyaz atlı prens masalına artık inanmayan bir kadın ve içkisini yudumlayıp, sigarasından yeni fırtlar çekmekten başka bir derdi olmayan bir adam.

Ağlarını usanmadan ören kader ve insanları kimi zaman acıtan kimi zaman coşturan oklarını atmaktan haz duyan Eros’un ilk ortak projesiymiş bu kadın ve adam.



Kadın en yakın 2 kız arkadaşını yanına alıp bir Çarşamba gecesi rutinini gerçekleştirmek için çıkmış evinden.

Adam kuzenini yanına alıp sömestr tatilinden bir geceyi şenlendirmek için çıkmış evinden.

Kadını dürtmüş arkadaşı içeri girince, onlarca insanın içinden dikkatini çeken birini göstermek için. Baksana demiş, elflere benziyor, kadın gecenin ilk bakışını fırlatmış adama.

Adam bütün gece gözünü birasından, sigarasından ayırmamış, kaçırmış tüm bakışlarını kadının.

Sıkılmış kadın saat 4.00’e gelirken, “gitsek mi acaba” deyip kendi kendine, adama son bir bakış atmış.

Birasından kalan azıcık dikkatle son bakışını yakalamış kadının, bilmeden tüm gece kaçamak bakışların esiri oldugunu.

Kadın gülmüş, komik gelmiş tüm gece gizli gizli attığı bakışların gecenin sonunda yakalanmış olması.

Adam gülmüş, güzel bir kadın ona bakıyormuş çünkü.

Karşılıklı kaçamak bakışlar ve gülüşmeler artmış kadın ve adam arasında.

Kadın “keşke benim olsa” demiş içinden.

Adam “keşke benim olsa” demiş içinden.

İçten söylenen tüm dilekler gibi bu da kabul olmuş. Eros ve Kader’in yeni projesi ekrana gelmiş.

Kadın başka yöne çevirmiş bakışlarını.

Adam kadının yanında bulmuş kendini.

O kadar gürültüye rağmen susmamış kadın, anlatmış bir sürü şey.

O kadar gürültüye rağmen durmamış adam, dinlemiş kadını dikkatle.

İkisi de bilmeden uzun bir hikayenin baş kahramanları olmuşlar.

Kadın çok sevmiş adamı, her gördüğünde o geceye gidip aynı kelebek çırpınışlarını hissedecek kadar çok sevmiş.

Adam çok sevmiş kadını, her gördüğünde o geceye gidip aynı kelebek çırpınışlarını hissedecek kadar çok sevmiş.

Her hikayedeki gibi kızmışlar, bağırmışlar, sevmişler, sinirlenmişler, küsmüşler, barışmışlar ve tam 1460 günü birlikte geçirmişler ve yenilerini geçirmek için uyanmışlar bugün.

Her hikayenin sonunda düşen 3 elma bu hikayede düşmemiş. Hikaye her sene bugün tekrar başlıyormuş çünkü, daha öncesi hiç yokmuş, bugün hep ilk günmüş gibi.

Kadın “ çok seviyorum seni inan” demiş.

Adam ona zaten ilk gün inanmış.


2 Şubat 2010 Salı

Kendimi Kayınçosuna Torpil Yapan Vali Gibi Hissediyorum.

Sabah kendi kendime dedim ki 100. kişiye Allah rızası bi kitap hediye ediyim, baktıkça beni ve zırvalıklarımı hatırlasın. Sonra vazgeçtim, bana ne olm yüzsen bana mı yüzsün dedim. Biraz önce yüze bi baktım lan korkut. Aslında orda virgül var. Biraz önce yüze bi baktım, lan korkut. Yani yüz benim cankuşum, bu aralar Hobbit günlüklerini Komutan Logar'ın denetimi altında yazan, lisedeki Frodo'muz.



Kendisine aldığım Alimallah bismillah 2010 ajandası evde yanına iliştireceğim kitabı bekliyordu. Hayat Amelie gibi tesadüflerle dolu di mi cankuş? Yoksa hepsi bir komplo muydu? Torpil hayatın her alanında azizim.

Beni okuyan ve şartellerinin durumu bende de beter olan yüz kişiye ne desem bilemedim şimdi.

Sarılalım sıkı sıkı.




Sana Değil Kardeşine.

- Uzun zaman oldu güncellemeyeli gemimizin durumunu. Bayram değil seyran değil ama bir çoşku veriyoruz alttan alttan aklınız almaz.

- Ufak bir operasyon geçirdim, 15 gün evden çıkmadan bifiil yattım. Yediğim önümde yemediğim arkamdaydı. Kıymetini bilemedim o günlerin. Harcadım gözümü kırpmadan. Dün işe başlayınca kıymetini anladım yatış günlerimin. Sahne bulandı ve ben el salladım geride kalan sultanlık günlere.

- Bu aralar en çok duyduğum cümleler : Yukarı bak, sağa dön, sola dön.

- 10.02.2010 Çarşamba Günü İzmirlki Blogger'lar 19.00'da Sevinç Pastanesi'nin önünde buluşuyor, gelene hayhay gelmeyene nanik yapıyorlar :)

- Bir gün gelip sümkürmenin, elini burnuna sokup karıştırmanın kıymetini anlayacağım aklıma gelmezdi. Şaka şaka ben burnumu karıştırmam, karıştırırım ama elimle değil, parmağımla, hem de serçe.

- Bu iki hafta boyunca beni arayan, merak eden, arkamdan konuşan, gaz veren herkese teşekkür ediyorum, tek tek. Aslında tek tek değil, toplu olarak. Et et bitmez şimdi bu teşekkürler. Ama 2 özel teşekkür burdan BanyoGüzeline ve Allegr'andeAnneciğine ( her seferinde nerden ayırıyoruz diye bakıyorum, yaşlandım yeminle) gidiyor, lav you girls.

- Çirkin basçı kadınların mini etek giymesini yasaklıyorum. Ne yaparsanız yapın hepimiz çirkin oldugunuzu biliyoruz ve görüyoruz.



- Biri saçlarıma büyü yaptı sanırım, ne öldürüyorlar ne güldürüyorlar. Bildiğin yastayım lan.

- İzmir'in rahatlığına alışmak, ama İstanbul'da yaşamak istemek, anne-baba evine uzaklığı sevmemek. Garip oluşumlar içerisindeyim. İçimdeki ölmüş yengeç canlandı. Yoo dostum o gördüğün yaş değil, gözüme bi'şey kaçtı.

- Mercan diye bi kız cıktı gördünüz mü? Bence o kız da çirkin. Hatta bence benim dışımda tüm kadınlar çirkin, en güzel benim, en birinci benim.

- Pazar günü İzmir'e dönerken yanımda oturan kadın telefonda kocasına "cankuş" dedi. Cankuş. İnsan birine önce cankuş deyip sonra nasıl ondan çocuk yapar yahu? Bildiğin psikolojim bozuldu. Yancı gibi, cankuş.

- Şu an resmen ortalığa gaz salıp ipe diziyorum, sonra da mandal takıyorum uçmasın diye ( Hesi Naber?)

- Hesi demişken geçen Hesi'yle sana üzerine fularlı, pipolu bir konuşma yaptık, okuyup okuyup gülüyorum. Bence sanat insanın kendine yakışanı giymesidir.

- İzmir'i sel alıyor şu an, eğer benden haber alamazsanız çarşambayla birlikte beni de sel almıştır.


Nuran The Çirkin Avcısı Girl



1 Şubat 2010 Pazartesi

My Nesterensssss ( Gollum Vurgusu)

Blog dünyasının canciğerkuzusarması Banyosuyu el emeği göz nuru işlerini görücüye çıkarttı. Geçen haftadan beri parmağımdan çıkarmadığım Tv sinyali yüzüğümden şimdi bir çok insanda olacak olması sinir bozucu, ama böyle şeker bir insanın bu işin kaymağını, balını, çokoprensini, nutellasını yemesi süper bir şey.



Eğer sizde bu cicişleri istiyorsanız, bi tık yeterli.

http://nesterens.blogspot.com/