6 Ekim 2010 Çarşamba

Zilleri Takıp Çıkı Çıkı Yapma Zamanı.

Bu yazıpta yayınlamadığım ki yayınlamazsam eğer 4. yazı olacak. Ama bunu yayınlarım sanırım.

Öncelikle part time anaokulu öğretmeni full time Kurt Cobain oldum ben. 4-5-6 yaşındaki veletler ve ben, müthiş karışım. Huni mi takarım zil mi pek bir fikrim yok. Yalnız Loreathan bana " çocuklar sana öğretmenim biz nasıl olduk? derlerse ne cevap vereceksin" diyene kadar hayat bana o kadar güzeldi ki. ama şimdi etrafımda kara bulutlar geziniyor. Resmen depresyon hırkamı giydim. Kafamda bir kaç cevap var ama hepsinin gereksiz sonuçları var. Mesela ;



- Evladım seni leylekler getirdi sıcak bir yaz gününde, sizin çatıda dinlenirken seni bacadan düşürdü. Annenler de aldı, besledi büyüttü.

* Şimdi zamane veletleri o kadar zeki ki ben ona leylek falan dersem korkuyorum bana ön sevişmeden anlatmaya başlar diye. Bu leylek hikayesini mesela ben belli bir yaşa kadar yemiştim. Ama şimdikiler de çok zor.

- Çocugum annenle baban birbirlerini çok seviyordu, sonra sen oldun desem?

* Çocukta bu sefer sınıftan hoşlandığı çocuktan çocugu olacağını düşünüp travma yaşamaz mı? Fiksasyonların allahını yaşatıp çocuga tüm aşk ve cinsel hayatıyla oynamaya gerek yok.

- Ben belli bi yaşımda mesela öpüşünce çocuk olduguna inanırdım. Mesela desem annenle baban öpüştü, sonra sen oldun?

* Bu da aslında annen baban birbirini sevdi, sen oldunla aynı kapıya cıkıyor. Ömrü boyunca çocuk dogum kontrolünü öpüşmeyerek yapmaya kalkacak sonra al başına belayı.

- Dürüst olsam, annenle baban sevişiyorlar sen uyuduktan sonra desem mesela? Bir de parmağımla gösterip "ehihih" diye gülsem?

* Bu son söylemek istediğim şeyden sonra çocuk değil anne-baba fiksasyon yaşayabilir, sonra gelip beni fiksleyebilirler. Bizim çocuk geceleri uyumuyor, tüm cinsel hayatımız bitti diye beni hırpalayabilirler. Sevişemeyen evli bir çift atom bombası kadar zararlı olabilir.

Hiçbiri olmuyor, peki ben bu çocuklara ne dicem? Akşam elektrikler kesikti çalışamadım desem orta çağdan beri mi siz de elektrikler yok derler valla.

Sayın Loreathan olmasa şu an evde " are you sleeping, are you sleeping, brother John" diye geziyordum. Ama şimdi, peki şimdi?

Burdan kendisine sevgilerimi iletiyorum, kendisinin bir çocugu oldugunda gizli gizli çocuga bu soruları aşılamamam için beni nasıl durduracağını merak ediyorum.

Evladım sor bakıyım Loreathan babana sen nasıl olmuşsun :)

Loreathan Baba mı? WTF?

8 Eylül 2010 Çarşamba

Minareden Atlarım, Eee Sonra?


- Çamaşır suyunun dünyanın en iyi buluşu olduğunu düşünen kadınlardan oluşan bir ailede pasaklı bir insan olmak demek, Harlem'de yaşayan tek beyaz olmak demek, anlıyor musunuz? Bir adaya düştüğünde yanına 3. secenek olarak antibakteriyel jel almak isteyen bir ablam, bal dök yala evine "burası pislikten geçilmiyor" diyen bir annem var. Onlarında tüm yaz Akdeniz Akşamlarını söyleyip ateş başında gitar çalan bir kızları/kardeşleri var. Düşünün ne durumdayım?

- Saçlarımı kestirdim ve bir yanını bir kısım sarı yaptım, alışana kadar belgelemekten kaçınıyorum.

- Nerde o eski bayramlar diye klişe timini çağırıyorum Hesionka ile beraber :)

- Çeviri denen şey bildiğiniz ömür törpüsü, hele de benim gibi dünya-minare insanları için. Neyseki son 3 paragrafım kaldı.

- Bugün yakın bir arkadaşımın cafesinde geçici kasaya bakıyorum, daha pek bakmadım, ben çeviri yapıyorum, cafe sahibi kasaya bakıyor, adam sanırım benden bi cacık olmadığını anladı :)

- Bilecik tüm düzenimi derinden sarstı. Gece yatmak gündüz kalkmak bilmiyorum. Annemin beni postalamasına çok az kaldı hissediyorum.

- Bu arada referanduma " aman tatilimi bozamam" deyip oy kullanmayacak insanlar var, hem de 2010 Türkiye'sinde, fucking idiots.

- Facebook'ta Yılmaz Özdil yazısı paylaşmayanları dövüyorlarmış, ayrıca burda kızlar teklif ediyormuş.

- Beyinsiz Politika diye bir şey duydunuz mu? Duymadıysanız Kılıçdaroğlu ve Tayyip'i bi dinleyin derim.

- Bu postu Hesionka'nin yolladığı gece gece beni öldüren fotografı ile bitirmek istiyorum. Ve kendisine burdan mesajı veriyorum. " Yapma etme, bunlar yüzünden bulucam bi Aytek, evlenicem satılık yazısının önünde."




3 Eylül 2010 Cuma

Brothers (2009)

There are two sides to every family

Amerikan Ordu'sunda görev yapan Sam kısa bir süre içinde Afganistan'a gitmek zorundadır. 2 küçük kızının olması işleri onun için daha da zor hale getirmektedir. Sam ne kadar ülkesini seven, sorumluluklarını bilen biriyse hapisten yeni çıkan kardeşi Tommy ise bir o kadar sorumsuz ve bir çok değerden uzak biridir.

Sam Afganistan'a gittikten bir süre sonra hep korkuyla beklenen o haber gelir ve Sam Afganistan'da ölmüştür. Tommy bu süreci kolay atlatmaları için Sam'in karısına ve çocuklarına ilgi gösterir, kendinden beklenenlerin aksine.
Ama kimsenin bilmediği bir şey vardır. Sam ölmemiştir ve Afganistan'da esir düşmüştür. Kimsenin beklemediği bir anda Sam sağ salim evine döner. Ama aslında Sam gönderdikleri adam değildir.

Jim Sheridan'ın yönettiği, Natalie Portman, Jake Gyllenhaal ve Tobey Maguire'in başrollerini oynadığı film savaşın insanlar üzerindeki olumsuz etkilerine, bir insanı nasıl ters düz edebileceğine dikkatleri çekiyor.

Çok sevdikleri babalarının Afganistan'dan bir canavar olarak dönmeleri iki küçük kız çocugunun "Babamı sevmiyorum" sözlerine neden olmaktadır. Herkes kendi bakış açısından değerlendirir olayları. Ama en acınası kısım Sam'in yaşadığı kısımdır.

Sam karakterini, özellikle Afganistan'dan döndükten sonraki halini Tobey Maguire çok iyi canlandırmış. Film beni inanılmaz etkiledi. Karakterlerle kendinizi çok rahat özdeşleştirebildiğiniz, anlatımı sade ama vurucu bir film.

İzlemeniz tarafımdan şiddetle tavsiye edilir.

P.S: Sizi bilmem ama ben Tommy'yi ( Jake Gylenhaal'i inanılmaz derecede Jared Leto'ya benzettim, eğer benzemiyor derseniz 0.50 gözlerime verin.)

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Aşkın Ömrü Kaç Yıl Demiştiniz?


Bu yazıyı uzun zaman önce yazmam gerekiyordu aslında, ama biraz olayın dışından bakmanın ve bunun içinde zaman tanımanın kimseye zararı olmaz diye düşündüm. Ama zaman uzadıkça uzadı. Baktım o kadar dışına çıkmışım ki unutmuşum gitmiş yaşananlar, yazılacaklar.

20.5 yaşımdan 25 yaşıma kadar bir yazı bu. Zaman zaman burada anlattığım şeyler ve dahası aslında. Daha ayakta duramazken size alınan, emeklemeyi hatta yürümeyi size öğreten o oyuncak vardır ya, onun gibi bir şeydi işte. Hani o süreçte gerçekten ihtiyacınız olan ama yürüyünce ihtiyacınız kalmayan o oyuncak.

Uppuuzzzzuun bir ilişkiye de oyuncak demek haksızlık ama zamanında kıymetlidir o oyuncaklar herkes bilir. Yaşanan onca şeye bir süre önce bir sünger çektik anlaşmalı olarak. Miras paylaşıldı, geriye bakılmadan kapılar kapandı ve yeni hayatlara yelken açıldı. Hande Yener olsaydı "Bodruma da gittik beraber, İstanbul'da da yaşadık" diye şarkı yazardı ama ayrılık filminin başrolü ben de olunca böyle şarkılar, şiirler çıkmıyor. Bir dönem Bihter'e bürünüp " aptallll, appptaaaallllll" diye Behlül'e saydırmışlığım var ama o da sütten sanırım.



Geldik bir hikayenin daha sonuna diye sevimli bir hikaye anlatıcıya dönüşüyorum nedense. Yaşanan onca koca seneden, belki de durum belki de zaman nedeniyle en kötü anıları seçiyorum, hafızama kazıyorum. Ve Burak Kut vurdumduymazlığıyla " yaşandı bitti, haydi zıpla" diyorum uzun deri pardesüm üzerimdeyken, sanırım isilik oluyorum.

Bu yazı aslında yaşananlarla ilgili yerine getirmem gereken dünyevi son işimdi. "Hayat ne garip" kısmı var bir de bu işin, ama ona daha zaman var sanırım.

Kimseye hiç birşey için teşekkür etmeye gerek yok sanırım. Yapılandan fazlası alındı zaten zaman içinde. Tek teşekkür salaklığıma gelsin. Çünkü biten her şeyden sonra kendi muhaseben başlıyor. Kara defter açılınca da yaptığın salaklıkların altı kırmızı ile çiziliyor. Benim defter kırmızı çizgilerle dolu şu an. Ama biliyorum ki her mürekkebi su temizliyor. Uyanıklık yapıp koyuyorum kara kaplı defteri suyun altına. akıp gidiyor tüm salaklıklarım. Ama kadın milleti sever döngüde yaşamayı. Belki de yeni salaklıklara yer açıyorum.

Bilmiyorum.

Zamanında biri arkadaşıma " sen mantık insanısın, ben aşk kadınıyım" demişti. Mantık işine girince anca insan olabiliyorsun, aşk olunca da tüm kadınsı hislerin gözeneklerinden fırlıyor. Ortasını bulup aşk insanı olamıyorsun. İşte size "o benim" diye el sallıyorum uzaktan.

İşte söylenebilecek tek şey bu. 4.5 yıl geçiyor, geriye bir tek 2 haftalık Demet Akalın tribi ve sonrasında eller havaya günler başlıyor.

Hayat garip dimi, vapurlar falan.



24 Ağustos 2010 Salı

İncelikler Yüzünden..

Siz yine de incelikli davranın, benim kadar değilse de.

15 Ağustos 2010 Pazar

Küresel Isınmanın Tek Sebebi Emre Altuğ'dur.

- Biliyorum uzun zamandır burayı boşluyorum. Okuyorum da yazmıyorum zannetmeyin, okumuyorum da pek fazla. Sebebini sorarsan bilemiyorum.

- Şapkalı -a'sı olmayan ve üzerine basa basa "ithalat" ( şapkasız -a ile okuyun) diyen bir adamın çok zengin olması haksızlık değil de nedir söyleyin bana?
- Benim gönlüm zengin diye de bir züğürt tesellisi var ki insanoğlunun embesilliğinin nadide örneklerindendir. Yemişim o gönlü ben.

- Ben yine İstanbul'dayım minnoş izleyicilerim. Ama hala beni buraya taşınmaya ikna edemediniz. O zaman bunu yapmazsam ölürüm. " İstanbul'da yaşanmaz arkadaş". Klişe timi beni ararsa cumaya gittim gelicem.



Atos Portos

- Siyah ve beyaz dışında tüm insanların renkleri algılayışının farklı olması garip değil mi? Mesela bana füme deseniz aklıma gelen renk büyük ihtimal sizin aklınıza gelmez. Bu derin tespiti sizinle paylaşmak istedim.

- Bugün bir kitap aradım Taksim'de. İngilizce bir kitap. Bütün kitapçılara girip İngilizce adını söyledim, neredeyse %80'i Türkçesini çıkardı. Mesela biri size gelip bir kitabın İngilizce ismini söylese neden Türkçe'sini almak istesin ki. Bi düşünün bunu.

- Yazın insanlara değmekten nefret ediyorum. Bildiğin yapışıcaz ve bizi bir daha ölüm bile ayıramayacak diye çok korkuyorum. Tüm bunların sebebi Ablam'dır. Ben birine yapışırsam suçluyu çok uzaklarda aramayın.

- Ablam demişken pis diye otobüsün dur ikazına yüzük parmağının ucuyla basan bir kişilik kendisi. Tanışmanızı çok isterim :)

- Kanalları gezerken ne zaman Flash TV'ye denk gelsem, konsomatris tipli kadınlar Ankara Havası oynuyor, bir pavyon şarkıcısı şarkı söylüyor oluyor. Konsepti değiştirip pavyona mı döndüler diye merak etmiyorum değil.

- Şu Dünya'da en kıskandığım insanın ağzını ölümüne şapırdatan Vedat Milor olması ne acımasız.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Delini Öpebilirsin.


Tanrı bir maçta arkanızı kollayan takım arkadaşınız gibi, ne zaman yaralansanız, sakatlansanız yanınıza ilk gelen ve ilk yardımı yapan oluyor. Görmedi, unuttu beni diye düşünmenize fırsat vermeden size varlığını hissettiriyor. Güzel şeyler oluyor hayatta, hayatımda. Tek yaptığım ise gülümsemek olanlara.