film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2014 Perşembe

The Perks of Being a Wallflower

Beni gerçek hayattan koparıp içine çeken filmleri çok seviyorum. Bu film de onlardan biri. Saksı olmanın Faydaları diye çevirmişler filmin adını. Psikolojik sorunları olan Charlie'nin hayatına 2 kişi giriyor ve hayatını değiştiriyor. İzleyin Pişman olmayacaksınız.


31 Aralık 2013 Salı

Any Day Now!

2013'ü çok güzel bir film izleyerek uğurluyorum, akşam evdeyseniz izleyin derim. Tabi bu akşam hüzünlü bir film izlemek istiyorsanız. Sevdiklerinizin hep yanınızda olduğu, din, dil, ırk gözetmeden herkesi sevebileceğiniz, karşınızdakinin "insan" olduğunu unutmayacağınız bir yıl olsun.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Boys Don't Cry (1999)

"A true story about finding the courage to be yourself."



21 yaşına yeni giren Teena Brandon kadın bedeninde sıkışmış kalmış bir erkektir. Kendi cinsel kimliğiyle beraber kim olduğunuda saklayarak yalanlar üzerine kurulu bir hayat yaşamaktadır. Lincoln'den tanıştığı bir grupla ayrılan ve Falls City'de yaşamaya başlayan Teena, burada Lana'ya aşık olur. Ama yalanları
bir noktaya kadar ona yardım eder.



Kendi cinsel kimliği deşifre edilen Teena'nın hayatı bir kaç gün içinde gitmemesi gereken bir yöne doğru gider. Onun Falls City'e gelmesini sağlayan 2 kişi tarafından öldürülür. Gerçek hikayeye dayanan filmin başrolünde Hilary Swank oynuyor. Hilary Swank'i tanıyamayacağınız bir film bu aslında. Bir kadın nasıl çirkin bir erkek olur sorusunun yanıtı işte bu filmdir.

Film çok muhteşem değil ama güzel, sevdim ben. Film biter bitmez de şu şarkıyı açtım :)


17 Ocak 2011 Pazartesi

The Fourth Kind (2009)

"There are four kinds of alien encounters. The fourth kind is abduction."



Kocası Will'in ölümünden sonra, Dr. Abigail Tyler Alaska'nın Nome şehrinde birlikte yaptıkları çalışmaları devam ettirir. Bir kaç hastası aynı şeylerden şikayet etmektedirler.
Geceleri sebepsiz yere uyanma, beyaz bir baykuş görme ve sürekli rahatsızlık hissi. Bunun üzerine giden Tyler hastalarına hipnoz yapar ve hiç beklemediği sonuçlar ortaya çıkar.

Milla Jovovich'in başrolde oynadığı filmin büyük bir bölümde Tyler'ın gerçek hayatta yaptığı kayıtlar kullanılmıştır. Tyler ile yapılan hipnoz sahneleri, röportajlar da filme dahil edilmiştir. Kocasının ölümüyle büyük bir travma yaşayan kadının psikolojisinin alt üst olduğunu düşünebileceğimiz bir hikaye aslında, yani bu travma kadında bir tür farklı bir gerçekliğin oluşmasına sebep olmuş gibi geliyor. Ama hipnoz görüntüleri ve polis kayıtları aslında tam olarak böyle olmadığını gösteriyor.



Alaska'nın Nome şehri FBI tarafında UFO konusuyla alakalı araştırılmış defalarca, filmin sonunda verilen bir bilgi bu. Ayrıca kadınla birlikte hipnoza girenlerde yaşananları doğruluyor.

Tyler şu an yatalak ve uzaylılar tarafından kaçırılan kızına dair hiç bir iz bulunamamış. Bana bir arkadaşım tavsiye etmişti bu filmi. Ben çok begendim ama sakın evde yanlızken izlemeyin. Şu an ciddi 3.5 atıyorum.

2 Aralık 2010 Perşembe

Camino (2008)

Aşırı dinci annesi tarafından Tanrı'yı ve İsa'yı keşfetmesi için yönlendirilen 14 yaşındaki Camino, tam da olması gerektiği gibi aşkı keşfetmek istemektedir.

Sınıf arkadaşının kuzeni Jesus'a aşık olan Camino, onunla aynı tiyatro oyununda olabilmek için türlü türlü hayaller kurar. Ama bir laf vardır ya " hayat biz onunla ilgili plan yaparken başımıza gelenlerdir" diye, aynen Camino'nun hayatı da böyle gelişme gösterir. Nadir rastlanan bir kansere yakalanan Camino gün geçtikçe kötüye gitmektedir. Kızlarını Tanrı yoluna yönlendirmek için elinden geleni yapan, onları dünyevi zevklerden uzak tutan bir anneye karşılık, kızlarının istediği gibi yaşamasını, her duyguyu tatmalarını isteyen bir babaya sahiptir Camino.


Hasta yatağında büyük acılar cekerken tek düşündüğü Jesus'tur, dayanmasının, iyileşmek istemesinin tek sebebi Külkedisi oyununda Jesus'u prens olarak izlemek, hatta prenses olarak Jesus'a eşlik etmektir.

Camino'nun acıları "İsa seni seviyor" yazan bir postere bakarken rüyasında Jesus'u öperek son bulur.

İspanyol yapımı Camino, 1985 yılında 14 yaşında kanserden ölen Alexia González-Barros'un gerçek yaşam hikayesidir. Kendisine azize ünvanı verilen Camino, bu dünyadan en çok istediği duyguyu tadamadan ama Tanrı'nın gözünde " ererek" ayrılmıştır.

Goya Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Aktris ödüllerini alan bu film sonuna kadar hak etmiştir. Filmde Camino'yu Nerea Camacho canlandırmıştır. Kızın oyunculuğu gerçekten çok iyidir.

İnanç ve yobazlık arasında gayet ince bir çizgi vardır ve filmde bu ince çizginin üzerinde durmaktadır.

Ben filmi çok begendim, son 5 dk. sı filmin müthişti. Ölmek üzere olan bir kız, onu azize ilan etmek için toplanmış bir sürü palyaço, kavuşamadığı aşkı Jesus ve ona hiçbir faydası olmayan, dualarını duymayan, acı çektiğinde yanında olmayan İsa.

3 Eylül 2010 Cuma

Brothers (2009)

There are two sides to every family

Amerikan Ordu'sunda görev yapan Sam kısa bir süre içinde Afganistan'a gitmek zorundadır. 2 küçük kızının olması işleri onun için daha da zor hale getirmektedir. Sam ne kadar ülkesini seven, sorumluluklarını bilen biriyse hapisten yeni çıkan kardeşi Tommy ise bir o kadar sorumsuz ve bir çok değerden uzak biridir.

Sam Afganistan'a gittikten bir süre sonra hep korkuyla beklenen o haber gelir ve Sam Afganistan'da ölmüştür. Tommy bu süreci kolay atlatmaları için Sam'in karısına ve çocuklarına ilgi gösterir, kendinden beklenenlerin aksine.
Ama kimsenin bilmediği bir şey vardır. Sam ölmemiştir ve Afganistan'da esir düşmüştür. Kimsenin beklemediği bir anda Sam sağ salim evine döner. Ama aslında Sam gönderdikleri adam değildir.

Jim Sheridan'ın yönettiği, Natalie Portman, Jake Gyllenhaal ve Tobey Maguire'in başrollerini oynadığı film savaşın insanlar üzerindeki olumsuz etkilerine, bir insanı nasıl ters düz edebileceğine dikkatleri çekiyor.

Çok sevdikleri babalarının Afganistan'dan bir canavar olarak dönmeleri iki küçük kız çocugunun "Babamı sevmiyorum" sözlerine neden olmaktadır. Herkes kendi bakış açısından değerlendirir olayları. Ama en acınası kısım Sam'in yaşadığı kısımdır.

Sam karakterini, özellikle Afganistan'dan döndükten sonraki halini Tobey Maguire çok iyi canlandırmış. Film beni inanılmaz etkiledi. Karakterlerle kendinizi çok rahat özdeşleştirebildiğiniz, anlatımı sade ama vurucu bir film.

İzlemeniz tarafımdan şiddetle tavsiye edilir.

P.S: Sizi bilmem ama ben Tommy'yi ( Jake Gylenhaal'i inanılmaz derecede Jared Leto'ya benzettim, eğer benzemiyor derseniz 0.50 gözlerime verin.)

1 Haziran 2010 Salı

The Boat That Rocked (2009)

1 Boat. 8 DJs. No Morals




1960'lı yılların ortasında Rock 'n Roll müziğin patlama yaptığı dönemlerde patlama yapan diğer bir şey de korsan radyo istasyonlarıdır. Kuzey Denizi'nde demir atan gemilerde 24 saat boyunca Pop ve Rock 'n Roll müzik yayını yapılmaktaydı. Okuldan atıldıktan sonra annesi tarafından Radio Rock gemisine yollanılan Carl yepyeni ve ilginç bir hayata adım atacaktır.




Kuzey Denizi'nin ortasında en sevdikleri işi yapan bir sürü DJ kafalarına göre takılmak ve eğlenmektedir. Fakat onların eğlencelerinden rahatsız olan devlet bu radyoyu kapatmak için ellerinden geleni yapmaktadır.



Gemi birbirinden eğlenceli ve garip DJ'lere ve olaylara ev sahipliği yapmaktadır. Dönem ruhunu, dokusunu yansıtan inanılmaz eğlenceli, kulakların pasını silen bir film "The Boat That Rocked".

Richard Curtis'in yazıp yönettiği filmde Doktor Dave rolünde Nick Frost karşımıza çıkıyor. Philip Seymour Hoffman, Tom Sturridge, Bill Nighy'nin başrollerinde oynadığı, aslında pek başrol denemez, çünkü tüm karakterler başrol oynuyor, bu eğlenceli filmi kesinlikle kaçırmayın derim.

Filmde benim başrol oyuncum ise Mark karakteri oldu, film boyunca karizmasını korudu. Aslında ben bu adamı sevdiceğimin uzun saçlı haline benzettim. Baksanıza ne güzel adam.


12 Mayıs 2010 Çarşamba

El Secreto De Sus Ojos (2009)

Emekli olduktan sonra 25 yıl önce baktığı bir tecavüz-cinayet olayının romanını yazmaya karar veren Benjamin için bu roman aslında kendi geçmişindeki boşlukları doldurması, yaşadıklarının muhakemesini yapması için iyi bir fırsattır.

Filmin açılış sahnesi olan tren garı sahnesi, çok güzel ve vurucuydu. Hayal meyal hatırlanan bu sahne görsel olarakta bu etkiyi bırakıyor izleyenlerde.


En iyi yabancı film oscarını alan film Juan Jose Campanella'nın hem yazıp hem yönettiği bir İspanyol filmi. Başrollerinde Ricardo Darin ve Soledad Vilamil oynuyor. Flashbacklerle güçlendirilen filmlerde karakterlerin yaşlandırılmış halleri çok başarılı.

Radikal'deydi sanırım bir köşe yazarı Benjamin karakteri için Sezen Cumhur Önal benzetmesi yapmıştı, gerçekten film boyunca adama hak verdim :)

Adamın çember sakalı beni öldürdü :) Ama yine de izlenmesi gereken filmlerden biri oluverdi. IMdb'de bile ilk 250 film arasına girmiş.





13 Nisan 2010 Salı

Kite Runner (2007)

There is a way to be good again.



Babası, hizmetkarları Ali ve onun oğlu, aynı zamanda en yakın arkadaşı Hasan ile Afganistan'da yaşayan Emircan'ın tek isteği babası tarafından sevilmek ve kabul görmektir. Öyle ki sırf bu yüzden Hasan'ın istismar edilmesine göz yumar. Ama bu gerçek onu yıllarca rahat bırakmaz. Afganistan'a Ruslar girdiğinde ülkeyi terk ederek Amerika'ya yerleşirler. Ama bir gün gelen bir telefon Emircan'ı gerçeklerle yüzleşmeye ve Hasan'a olan borcunu ödemeye Afgaistan'a çağırmaktadır.


Khaled Hosseini'nin aynı ismi taşıyan kitabından sinemaya aktarılan Uçurtma Avcısı bence diğer tüm kitaptan aktarma filmler gibi başarısızdır. Edebiyatın gücü karşısında görsel sanatlar yine yetersiz kalmıştır. Ben kendi adıma kitabı çok beğenerek okumuştum, ama filminde " bitse de gitsek" moduna girdim.

Başrollerinde Khalid Abdalla, Atossa Leoni ve Homayoun Ershadi'nin oynadığı filmi Marc Foster yönetmiş.




Afgan kökenli 2 kişinin İngilizce konuşmaları (Bikaç sahnede, belki de bir sahnede) çok komikti. Kitaptaki bazı vurucu sözler direk aktarılmıştı ama kitapta o olayların altyapısı anlatıldıgı için neden o sözün kullanıldığını anlıyorsunuz ama filmde aynı durum olmamıştı.

Merak eden varsa kesinlikle kitabını okusun, kitabı şiddetle tavsiyedir, filmini de yok ben üşenirim kitabını okumaya diyenler okusun. Zira üniversitede bu taktiği kullandığımız kitaplar oluyordu, ama birebir aktarılmadığı için patlayabliyorduk :) Neyse ki sınava bu konu dahil değil.




6 Nisan 2010 Salı

The Hurt Locker (2008)

War is a drug.


Amerika'nın Irak'a müdahelesinde görev yapan Amerikan askerleri sağ salim geri dönebilmek için gün saymaktadırlar. Her an ölümle burun buruna yaşamaktadırlar. Bomba uzmanları bomblı bir saldırıda ölünce yerine gözü kara, fazlasıyla cahil cesaretine sahip James gelir. Bir kısım askerler bir an önce ölmeden oradan kurtulmak için dua ederken James bu oyunun hiç bitmemesini ister gibi hayatına devam etmektedir. Sokakta gezen herkesin potansiyel suçlu, her arabanın, insanın, çantanın vs. bomba oldugu bir yerde ölümle kedi-fare oyunu oynamaktadırlar.

Film 6 dalda Oscar ödülüne layık görüldü. Görsellik açısından bazı sahneleri gerçekten çok iyiydi. Ama onun dışında çok harika bir film değildi. Konu olarak durduğu yer çok flu bence. Savaş o kadar garip bir şey ki kimin haklı oldugunu, hangi tarafa üzülmen gerektiğini çözemiyorsun. Çünkü hangi taraftan bakarsan o taraf sana haklı gözüküyor. Amerika Irak'a zorla girdiği halde, binlerce masum insanı keyiflerince öldürdükleri halde orada evine sağ salim dönmek isteyen, yaptığı işi ulvi bir iş gibi gören Amerikan Askerlerine üzülüyorsun.


Ama bir yanda da ülkelerine zorla girilmiş, evleri, düzenleri dağıtılmış ve kendince haklı bir savunmaya girişmiş Irak halkı var. Onların taaında bakarsan onları haklı buluyorsun. Dediğim gibi savaş tam ortada duran ve her iki tarafa da eşit uzaklıkta bulunan bir şey.

Filmin sonu filmin en başında yazan "war is a drug" cümlesini anlatan cinsten güzel ve beklenmedik bir sondu.

Ama akşam anladım ki bu tarz filmler benim ruhumu sıkıyor, bitse de gitsek etkisi yaratıyor. Merak edenler izlesinler, sonuçta o kadar oscar aldı :)

5 Nisan 2010 Pazartesi

Shutter Island (2010)

Someone is missing




Zindan Adası'ndaki Ashecliffe Hastanesi'nden kaçan bir kadını bulmak için gönderilen dedektif Edward Daniels aslında adaya bu dosya için değil daha kişisel bir neden için gelmiştir. Adaya geldikten sonra gördüğü halüsinasyonlar ve baş ağrıları artmaya başlamıştır. Adada olanları çözmek için gelmiştir ama çözeceği şey kendi hayatıdır.


Yönetmenliğini Martin Scorsese'nin yaptığı geleneksel olarak başrolünde Leonardo DiCaprio'nun oynadığı film bir kısım gerilim barındırıyor. Çok begendiğimi söyleyemem. Sonu tahmine çok açık bir son olmuş. En son Scorsese'nin Departed (köstebek) filmini izlemiştim. Vayy bu son iyi olmuş dediğimiz yerde son olmamış, bir kaç sonla bitmişti film. Onu sevmiştim. Aslında son olayında biraz suyu çıkmıştı filmin ama neyse. Bunda da benzer birşey vardı sonunda, ama pek tutmadı bence, yani beni.


Bu arada üniversitedeyken 2. dünya savaşından etkilenen bir çok yazarın eserlerini incelemiştik. Post-war travma ile reality'den nasıl koptuklarını, gelgitler yaşadıklarını görmüştük. Filmde Leonardo'nun Nazi kampına dair anılarına flashbacklerle yer yerilmişti. Ordan Leonardo da bir numara oldugunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Anlayamıyorsanız bu çok fena bir spoiler. Ama artık bir önemi yok.

Film boyunca gerilimi arttırmak adına oldugunu düşündüğüm Eraser Head'de de var olan garip bir ses vardı. Eraser Head'deki tamam daha fazlaydı. Ama vardı. Gerim gerim gerdi, sinirlerimi bozdu resmen.


Merak eden varsa izlesin, ama bence sinemada izlemeye değecek bir film değil. Korsan'a da Hayır dediğimiz için DVD'sini bekliyoruz, değil mi?


29 Mart 2010 Pazartesi

The Lovely Bones (2009)

"my name was salmon, like the fish; first name, susie. i was fourteen when i was murdered on december 6, 1973."

14 yaşında öldürüldüğünde Susie henüz hiç bir erkekle öpüşmemişti. Hiç erkek arkadaşı olmamıştı. Yapacak çok şeyi vardı ve koskoca bir hayatı başından bırakıp gidemedi.

Film Susie'nin 14 yaşında öldürüldükten Dünya ve Cennet arasında arafta kalması, ailesini, katilini, onunla Cumartesi günü alışveriş merkezinde buluşmak isteyen Ray'i bırakıp gidememesi ve oldugu yerden sürekli onları izlemesini anlatıyor.

Filmin Big Fishvari hayali bir havası var. Gerilim oldukça yüksek. Kitaptan uyarlama bir film, hatta kitabı uzun süre bestseller listesinde kalmış Amerika'da. Filmi Türkçe'ye Cennetimden Bakarken diye çevirmişler.

Başrollerde Attonement'tan tanıdığımız Saoirse Ronan, müthiş anneanne rolünde Susan Sarandon, Rachel Weisz ve Stanley Tucci var.

Stanley Tucci psikopat katil rolünü çok iyi oynamış. Film boyunca adamın tüm tavırlarına gıcık oluyorsunuz. Susie kendi cennetinden bakarken hep bir şeyler yapacak ve adamı yakalatacak diye bekliyorsunuz.

Film IMDB'de 6.7 almış, az mı karar veremedim. Ben filmi begendim. İzleyecekseniz geç saate bırakmayın, sonunu merak edip benim gibi uykusuz kalabilir, ve çekilmez pazartesiyi daha da çekilmez hale getirebilirsiniz.


23 Mart 2010 Salı

Precious : Based on the Novel Push By Sapphire (2009)

Life is hard. Life is short. Life is painful. Life is rich. Life is....Precious.



Harlem'de annesiyle yaşayan 16 yaşındaki obez, okuma yazma bilmeyen ve babasından 2. çocuguna hamile olan Precious okudugu okuldan atıldığı için alternatif bir okula gitmeye başlar. Annesi tarafından sürekli psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalır. Çünkü annesinin gözünde o kocasını çalmıştır ve ona annesinden daha çok çocuk vermiştir. Precious hayatı kurduğu hayallerle daha çekilir hale getirmeye çalışmaktadır. Hayallerinde hep herkesin hayranlık duyduğu, sevilen / begenilen bir kadın oldugunu görür. Geçimlerini sosyal yardım kuruluşundan aldıkları para ile sağlayan Precious'un ilk çocugu Mongo ise down sendromludur.


Hayatına yeni bir yön vermek istediği, okuma yazma öğrenmeye başladığı ve 2. çocugunu kucağına aldığı zaman ise son darbe olarak AIDS oldugunu öğrenmiştir.

Film tambi küçük emrah filmi. Annesi kötü yola düşen, kardeşi hasta olan, babası ölmüş, amcası tecavüzcü olan Küçük Emrah'tan pek bi kalır yanı yoktur Precious'un. Filmin başrollerinde Gabourey Sidibe, Mo'nique, Paulo Patton yer almaktadır. Araya serpiştirilen ünlüler ise Lenny Kravitz (GodSavesHim) ve dünyalar çirkini Mariah Carey'dir.



Mo'nique Precious'taki rolüyle oscar aldı ki annesinin helal sütü gibidir bu oskar. Başroldeki Precious'un sessizliğine, embesilliğine karşın süper bir oyunculuk sergilemiştir.

Bu kadar acıyı barındıran film sonunda size bir katharsis yaşatıyor, ki o da olmasa filmin sonundakanser garantili. Trainspottingvari bir sonla izleyenleri mutlu ediyor.



Broken Embraces (2009)



Kör yazar Harry Caine gazetede gördüğü bir ilan ve beklenmedik bir anda evine gelen geçmişten bir tanıdıklar birden 14 yıl öncesine döner. Hayatında daha doğrusu geçmişinde yüzleşmediği, üstünün kapalı kalmasını istediği anıları vardır. Hepsi bir anda gün yüzüne çıkmaya başlar.

Yine bir Pedro Almodovar filmi. Almodovar en sevdiğim yönetmenler listesinde üst sıralarda. Ama nedense son filmini ben pek begenmedim. Başrollerinde Penelope Cruz ve Lluis Homar var. Penelope Cruz'u Vicky Christina Barcelona'dan beri çok begeniyorum. Filmde öyle süper bir oyunculuğu yoktu ama yine de iyiydi.




Filmin içinde bir film çekimi vardı, çekilen filmde "Kadınlar ve Valizler" ismiyle " Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar"dı. Ya da bana öyle geldi. İzleyenlerden destek bekliyorum.

Filmin sonunda olması muhtemel şeyler oldu, benim için tahmini zor olmadı. Film hiçbir şey için izlenmezse Penelope'nin dekoltesi için izlenir. (sığ yorum)

Geçmişle bağlantısı, karmaşıklığı, çözümlmesiyle tambi Almodovar filmi aslında.


Almodovar seviyorsanız izleyin derim, genel kültür olur, pıt pıt yağ löp löp et olur.





17 Şubat 2010 Çarşamba

Julie & Julia (2009)

Passion. Ambition. Butter. Do You Have What It Takes?

Julie & Julia başrollerini Meryl Streep, Amy Adams ve Stanley Tucci'nin paylaştığı, 1940'lı yıllarda Julia Child'in çıkardığı yemek kitabınındaki tüm tarifleri 2002 yılında Julie Powell'ın Julie & Julia Project olarak denemesi ve hepsini açtığı blogunda anlatması üzerine bir film.

365 günde 524 adet tarifi deneyen ve her tarif hakkında blogunda birşeyler yazan Julie'nin en büyük hayali Julia ile tanışmaktır. Film yemek yapmayı seven 2 kadının hayatını eş zamanlı olarak gösteriyor. Julia'nın yemek kültürü olmayan Amerikalılar için İngilizce bir Fransız mutfağını / yemeklerini konu alan yemek kitabını nasıl yazdığını ve Julie'nin Manhattan Geliştirme Merkezi'nde yaptıgı sıkıcı işinden yemek yaparak ve bunu bloglayarak uzaklaştıgını anlatıyor film.

Filme kesinlikle Meryl Streep'in oyunculuğu damgasını vurmuş. Bu arada film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış. Öncesinde Julie Powell tarafından kaleme alınan bu hikaye daha sonra sinemaya aktarılmış. Nora Ephron hem filmin senaristi hem yönetmeni.

Bugün Zeynep'le film hakkında konustuk, bana youtube'tan Julia Child'in görüntülerine bak, Meryl Streep'le aynı resmen dedi. Ve gerçekten de öyle. Meryl Streep resmen birebir kadını ekrana taşımış, konuşması, saçı, giyimi gerçek Julia Child'la birebir örtüşüyor.






Ayırt etmek zor değil mi?





15 Şubat 2010 Pazartesi

Başka Dilde Aşk (2009)


Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?

Kürek takımında yarışmaya hazırlanan ve kütüphanede çalışan sağır Onur'un hayatı, bir arkadaşının partisinde Çağrı Merkezi'nde çalışan Zeynep'le tanışmasıyla değişir.

Sürekli konuşarak geçimini sağlayan bir kadın ve hiç konuşmadan yaşayan bir adam. Merak ettikleri tek şey hiç konuşmadan anlaşıp anlaşamayacakları.


18 Aralık'ta gösterime giren Başka Dilde Aşk'ta Mert Fırat ve Saadet Işıl Aksoy başrolleri paylaşıyor.

Filmde en iyi oyunculuk Mert Fırat'a ait, film boyunca hiç konuşmamasına rağmen. Saadet Işıl Aksoy'un oyunculuğu bana hep zorlama gelmiştir, bu yüzden kendisini yine begenmedim.

Film için ekşi sözlükte Issız Adam'ın sessizi diye bir yorum yapılmış, filmi izlerken ben de Issız Adam hissine kapılmadım değil. Ama kesinlikle bikaç level üstündedir bu film.



Filmde ayrıca Lale Mansur, Emre Karayel, Ayten Uncuoğlu gibi oyuncuları da görmek mümkün.

Yönetmen koltugunda İlksenBaşarır var, senaryosunu ise yönetmen ve Mert Fırat birlikte yazmışlar.

Eğer hala aşk masallarına inanıyorsanız, izlemeye değer bir film.


- Sağır mı? Oley be, hayatmın aşkını buldum, adam hiç konuşmuyor.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Taking Woodstock (2009)

3 days of peace and music...

Bir kuşağı, kültürü keşfedebilmek için mükemmel bir fırsat Taking Woodstock. Çok bi'şey söyleyemiyorum. İzlemeye başladığım andan sonuna kadar tek düşündüğüm "bu dönemde yaşamalıydım" oldu.




sex, drug and Rock 'n Roll :)

İzleyin, en şiddetli tavsiye.

My One And Only (2009)

Life, Liberty and Pursuit of Husbands

"My One and Only" şarkısı hit olmuş, varlıklı orkestra şefi olan kocasının sadakatsizliğine dayanamayıp, 2 oğlunu da yanına alarak kendini yollara vuran Anne Deveraux'un yol hikayesi "My One and Only".

Amerikan sinemasında / edebiyatında yol hikayelerinin önemli bir yeri vardır. Ki bunu daha önce şu yazımda da belirmiştim. Yol insanın geçirdiği değişimi anlatan bir metafordur. Yol içsel bir yolculuğa gönderme yapar.



Anne çocuklarını yanına alıp yola çıktığında bir değişim geçireceğinden, bu yolculuğun içsel bir yolculuk oldugundan haberdar değildi. Tek istediği eşinden ayrılmak ve ona ihtiyacı olmadığını göstermekti. Her durakta yeni bir koca adayı aradı durdu Anne. Eski defterler karıştırıldı, eski sevgililer hortladı. Aslında ihtiyaç duyduğu, sırtını dayayabileceği insan sadece ve sadece kendisiydi.

Anne ve çocukları için bu yolculuk başka bir anlamda birbirlerini daha yakından tanıdıkları bir yolculuk haline geldi. İlişkilerinin temellerini sağlamlaştırdılar ve birbirlerini daha iyi tanıdılar.


Film Anne'in yazar olmaya hevesli en sevdiği kitap "Catcher in the Rye" olan oğlu George'un bakış açısından anlatılıyor. George en başından beri bu yolculuğa çıkmak istememiştir. Babasının onu çok sevdiğini ve onu yanında istediğini düşünür ve annesinin de onu yaşadığı hayattan koparıp ordan oraya sürüklediği için tam tersini düşünür.

My One and Only 50'lerde geçiyor, bir yol hikayesi olduğu için mekanlar sürekli değişiyor, Boston'dan Hollywood'a kadar geniş bir mekan skalası var.


Başrollerini Renee Zelweger'in oynadığı filmde ona Logan Lerman, Kevin Bacon ve Mark Rendall eşlik ediyor.

50s havasına hayran olduğum komik bir film My One and Only, tavsiye edilir...

12 Ocak 2010 Salı

An Education (2009)


The life I want, There is no shortcut




Hayatı Oxford'a girmek için çok çalışmak ve çalışmanın yanında kendine farklı etiketler yapıştırmaktan ibaret olan 16 yaşındaki Jenny.



Lüks arabalar, restoranlar, gece kulüpleriyle dolu, kaynağı belli olmayan, çok soru sorulmayan, cevapları belki de acıtacak sorularla dolu bir yaşamı olan 30'lu yaşlardaki David.


Yağmurlu bir günde durakta bekleyen Jenny'nin hayatı, onu almak için duran David'le birlikte aksi yönde değişmeye başlar.

Kitaplar, okul, çalışmak arasında gidip gelen hayatı bir anda gece kulüpleriyle, restoranlarla, Paris'le yer değiştirmiştir.

Etrafındaki parıltının kamaştırdığı gözleri bir çok şeyi görmesini engellemiş, soru sormasını yasaklamış, sadece ve sadece anı yaşamasını istemiştir.

Jenny çok tanıdık bir karakter. Bir dönem Jenny'yi ya aynada ya da yakın çevremizde görmüşüzdür kesinlikle.


Jenny'nin önündeki 2 yol bir dönem bizim önümüzde de upuzun yer almıştır belki de.

1960'ların Londrası, İngiliz Aksanı, 50s women, müzik, filme ait keywordlerden bazıları.

2009 yapımı Eğitim, Lynn Barber'ın anılarından yola çıkarak yapılan Nick Horny tarafından senaryosunun yazıldığı ve Lone Scherfig tarafından çekilen çok çok çok güzel bir film.

Ben çok keyif alarak izledim filmi, şiddetle de tavsiye ediyorum. Özellikle de 50s havasını seviyorsanız, film sizin için kesinlikle görsel ve işitsel bir şölen olacaktır.