16 Aralık 2009 Çarşamba

Daha Karpuz Kesecektik.

Yıllar sonra karşına çıkıp geveze ama gururlu bir blogger vardı ya o benim diyeceğim, bu laflarım bir tokat gibi çarpacak yüzüne. Çok pişman olacaksın izlemeyi bıraktığın için çook.

(Nerdesin dülayyy aşkım bitanemmm nerdesinn)

15 Aralık 2009 Salı

Makine

Üniversite yılları boyunca her çarşamba, cuma, cumartesi dinlediğimiz Makine grubunun klibi televizyonda dönmeye başladı. Klibi beğendim, şarkıyı zaten biliyorduk. Umarım Makine'nin sonu Anemi ya da Umut Kaya gibi olmaz.


14 Aralık 2009 Pazartesi

Bütün Payam Bu.

Aşağıdaki fotograflar yüksek derecede eğlence içeren bir pazar gününden kalmadır, pazar günü evde pinekleyen bünyelerde bazı nevrotik etkiler bırakabilir, aman dikkat.
-Merhaba, Bülent Ersoy benim.




Bir dilek tut, parayı at, deliğe girsin, meryem ve isa sevinsin (çarpıl, ağız yüz yamul)

Sanırım bana nur indi, bana inmicek kime inecek ama.

Şarap Mahzeni - Kilise

Şarap Pazarından Eli Boş Dönmemek, Karadut Şarabı Rocks Our World.

Merhaba, Ben Nuran, Krem bağımlısıyım

Kappa pozu
2010 yılında çıkacak albümümüzün kapağı

11 Aralık 2009 Cuma

Bu da mı Gol Değil?

- Şu dünyada hiç bir şey Erol Evgin'in saçının peruk olduğu bilgisi kadar hayal kırıklığına uğratmamıştır.

- Ayrıca hiç bir şey beni Erol Büyükburç'un aktif seks hayatı kadar şaşırtmamıştır. (seks, seks, seks)

- Bu arada hiç bir şey beni Bilent Ersoy'un zamanında ameliyat olurken aldırdığı fazlalıkları yanaklarına doldurttuğu dedikodusu kadar güldürmemiştir.

- Aklıma gelmişken hiç bir şey beni her haftasonu limonlarımı atan temizlikçi kadın kadar kızdırmamıştır.

- Son olarak hiç bir şey şu an yaşadığım boşluğun verdiği sıkıntıdan beni bu denli saçmalatmamıştır.


8 Aralık 2009 Salı

Santa Claus Dediğin Şişman Bir Adam Sonuçta.

Yeni bir yılı karşılamaya hazırlanırken geçip gidecek senenin muhakemesini yapmak çok adetim değildir aslında. Ama geride kalan seneler bir yığın olunca bu da kaçınılmaz oluyormuş. Bir yaşadığım onca seneye bakıyorum bir de aynadaki aksime. Geçen zamanda o aynaya defalarca bakmıştım ve her defasında karşımda başka birini görmüştüm, belki de hayal etmiştim. Kah şarkı söyleyen, sahneye çıkmak isteyen biri oluyordu karşımdaki kah herşeyi geride bırakıp gitmiş, tüm dünyayı gezmiş bir gezgin. Peki bu sabah aynada gördüğüm kişi o zaman gördüklerimden hangisi olabilmişti. Cevap biraz üzücü, en azından benim açımdan. Hiçbiri.

Tamı tamına 21 koca yıl yaşamışım ( yaş hesaplamada pek iyi değilimdir, üçün beşin hesabını yapmayalım derim) ve istediğim, hayalini kurduğum hiç bir şeye dönüşemedim. Ortalama - belki biraz daha fazla- zeki, dönem dönem balık etli, sıradan tipli bir insanım. Bundan ne eksiğim ne fazla. Ölümü bir avuç tanıdıktan başka kimseyi üzmeyecek, kitleleri ayaklandıramayacak, söylediği şarkı dilden dile dolanmayacak, yazdıkları geyikten öteye gitmeyecek bir insanım.

Önümdeki sayısı belirsiz yıllarda muhakkak "keşke o fotografı ben çekebilseydim, o şarkıyı ben söyleyebilseydim, dünyanın altını üstüne getiren ben olsaydım" dediğim sayısız düşünce olacak beynimin kıvrımlarında. Aklımda kalış süreleri belki düşündüğüm süreden daha kısa olacak. Eminim.

Olmak isteyipte olamadığın tüm o aynadaki karakterlerin yeni yıl hayaleti gibi peşine düşmeleri çok sancılı... (Tuna Kiretmitgil vurgusu) Sanırım büyümek dediğimiz şey çok sancılı. Doğum yapmak gibi bir bakıma. Tüm sene kendini besleyip büyütüyorsun, heyecanla bekliyorsun, sene sonunda doğurduğun şeyin istediğin şey olmaması sancılı aslında... O kadar eziyet çekmek, kendine yatırım yapmak, beklemek, heyecanlanmak, umduğunu bulamamak. 24 seneyi böyle geçirmek ve bir kere dönüp arkaya bakmamak, Santa Claus'tan her sene sadece istediğini gösteren ayna istemek, istediğin aynada istediğin görüntüye bakıp sorgulamamak. Galiba özeti tam da bu.

Ben tüm bunları düşünürken, fonda " Another Brick in the Wall" çalarken, Santa Claus bu seneki hediye sepetini hazırlıyor. Ve bu sene ilk defa bana istediğim görüntüleri veren o çok istediğim aynayı koymuyor.

Foto


4 Aralık 2009 Cuma

Oralet Candır.

- Saçlarımın rengini - metal ölmedi bence! rengi yaptım. O günden beri hep metalica şarkıları söyleyip metal işareti yapıyorum.

- onu bunu bırakın cidden herkes beğendi yeni imajımı. Mazhar bile. Ya da beğenmiş gibi yaptı. Ama bence begendi. Yani beğenmeli.

- Nora : Ozan bana bi oralet yapsana
Ozan : Ne oraleti kızım, keko musun sen, tekme tokat atıcam seni şimdi burdan, kahve iç mocha iç, oralet ne lan, git kıraathanede iç sen oralati.
Nora : bi latte alayım.

- Oralet çocukken oyunlar oynadığın, hep saçını çeken arkadaşın gibidir bence. Ya da bisiklete binmek gibidir. O da değilse kesinlikle insanın kendine yakışanı giymesidir. Olur mu? Mümkün.

- The End : Friday I'm in Love.

XoXo

Nuran the Kiwili Oralet Girl.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Çeviri Kitabı Vezir de Eder Rezil de

Bu konu hakkında uzun zamandır birşeyler yazmak istiyordum aslında. Son okuduğum kitap beni bunu yazmaya zorladı resmen. Kitap okumak büyük bir zevktir benim için. Hayal dünyanız, algınız, kültürel birikiminiz okuduğunuz kitabı yorumlamanıza yardımcı olur. Hani vardı ya ilkokulda " Şair burada kime seslenmiş"

Sanırım Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunu olmam bu konuda beni daha da paranoyaklaştırdı. İster istemez bir kitap okuduğumda nelere gönderme yapmış, hangi sembolleri kullanmış düşünmeye başlıyorum. Şair'in kime seslendiği benim derdim olup çıkıyor. Sadece kurguya bakıp geçemiyorum. Ama bundan inanılmaz keyif alıyorum. Aynı şey sinema içinde geçerli aslında. Film izlerken de aynısı oluyor.

Uzun zamandır okumak istediğim bir kitap vardı, J.D.Sallinger " Çavdar Tarlasında Çocuklar" veya " Gönülçelen" veya " Catcher in the Rye". Hangi ismini severseniz. Sallinger'la 4. sınıfta Short Story dersinde tanışmıştık. Nine Story kitabından " A Perfect Day For Bananafish" öyküsünü okumuştuk. Kendisi II. Dünya Savaşı'na katılmış ve döndüğünde savaşın ruhunda açtığı yaralarını sarmak için bir süre hastanede yatmıştır. Sallinger savaş karşıtı bir yazardır ve kendini hep insanlardan uzak tutmuştur. Onun bu kadar kendini saklaması, geride durması, insanların ve medyanın ilgisini çekmiştir. Kitaplarında yarattığı karakterleri de kendi gibi toplumdan soyutlanmış, iletişim yeteneği çok güzlü olmayan karakterlerdir.

İkinci elden "Çavdar Tarlasında Çocuklar" kitabını almıştım, Çoşkun Yerli'nin çevirisi ve Yapı Kredi Yayınları. Kitaba başlarken o kadar heyecanlı ve keyifliydim ki anlatamam. Çünkü kitap hakkında çok şey duymuştum ve sevdiğim bir yazardı Sallinger. Ama kitap benim için tam bir eziyet haline geldi. İnanılmaz kötü bir çevirisi var. Cümlelerdeki iğretilik, samimiyetsizlik irrite edici boyutta resmen. Kitap fazla argo ve seksüel öğeler içerdiği için bir dönem Amerika'da yasaklanmış. Çevirmen her cümleye "lanet" kelimesi ile başlayarak o argo üslubu vermeye çalışmış ama eşeğe konan kelebekten öteye gidememiş.

Belki moda mod çeviri yapsa daha okunur bir kitap olurmuş. Çevirmenin kitabı yeniden yaratması gerekli aslında. Kendinden bir şeyler katması ama aynı zamanda yazarın üslubunu da koruması gerekli. Çoşkun Yerli Müslüm Gürses ve Micheal Jackson arasında kalmış İsmail Yk gibi arada bir yerde kalmış, ne çevirmen olabilmiş ne de yazar.

Bu tarz kitapları okurken önce bu berbat çevirisi yüzünden çevirmene sonra da İngilizcesini neden okumadım diye kendime söylenip duruyorum.

Kitap 1967 yılında Adnan Berk tarafından "Gönülçelen" diye çevrilmiş aslında. Başlığı bile daha orjinal.

Ama akıllandım artık. Okumayı çok istediğim bir kitap olursa ya önceden çevirisi hakkında araştırma yapacağım ya da tembellik yapmayıp İngilizcesini okuyacağım. Okuduğum kitaplar ve çevirileri hakkında da hep bir şeyler yazacağım.

O zaman ne diyoruz J.D. Sallinger "Çavdar Tarlasında Çocuıklar" Yapı Kredi Yayınları Çoşkun Yerli çevirisi pek okunası değil, orjinal dilinde okunabilir.