26 Ekim 2010 Salı

Glory Box

Bazı anlar bazı şarkılarla özdeşleşir, kişilerle özdeşleşen kokular gibi. Portishead'in Glory Box şarkısınının ben de çok garip bi anısı var, yıl 2006 falan sanırım. Anının ne oldugu bana kalsın, ama ne zaman bu şarkıyı duysam aklıma hemen o an gelir. Komik bir anı ama fıkrayı anlatmayı beceremeyince nasıl heba olursa bu anı da heba oldu. Yapcak bişi yok size söyleyemem :)

25 Ekim 2010 Pazartesi

Biraz Evvel Brazzaville Buradaydı.



Cumartesi akşamı İzmir'in bütün alternatif ama bıyıklı erkekleri ve saçının bi yanı kısa diğer yani uzun tarz! kızlarının uğrak mekanı 1888'de Brazzaville konseri vardı. Dinlediğim bir grupmuş gibi yapıp saçmalamayacağım, bir arkadaşım Brazzaville geliyor deyince açtım Fizy'i baktım bir kaç şarkısına. Yumuşak sesli bir prensmiş David. Türkiye'de olsa Baha'nın ekolü olabilirdi mesela. (Vurmayın, vurmayın). Evde House M.D izlemek mi yoksa konser mi seçeneklerinin arasında gidip geldikten sonra hayırlı bir işe imza atmak için kalktık gittik. Konser soloydu, David'e bir elektro gitar eşlik etti, perküsyon olarak seyirciyi kullandı. Anahtar sallamalar, ritm tutmalar bize kaldı. Madem katkımız olacaktı girişe neden para verdik diye düşünmeden edemedim. Şaka bi yana eleman süper bi tipti, arkasındaki masaya koydugu şarjdaki telefonunu sürekli kontrol etmesi kuru köfte kadar halktan bir imaj yarattı bende ( Hesi Naber?)


Şu minnoş bana nasıl abla denir ya?


Sonrasında Bant Dj'leri çıkacak diye bir duyum aldım ama doğru mudur göremedik çünkü formasyonum başladı ve ben sabahın kör saatlerinde Buca'ya gidiyorum. Sınıftakiler 90'lı falan, resmen kendimi yaşlı hissediyorum. Hatta bi kız sana abla mı desem dedi, çaktım 2 tane ağzına kendine gel dedim. Şaka tabi, öğretmen olucam ben, şiddete karşıyım, eğitim şart.
P.S: Kıskananlar olacak biliyorum ama bu notu düşmezsem olmaz, Hesionka&Loreathan'ın evindeki cadılar bayramı partisine gidiyorum, yeeeeeyyyyyy ^^
P.S: Bu da en çok begendiğim 2 Brazzaville şarkısı, çok fazla dinlemeyin, salaklığa yol açıyor.






19 Ekim 2010 Salı

Bir Hareketlenme Oldu Sanki?



- İşi gücü olmayan ama vakti de olmayan bir insan varsa o da benim ve size şu an el sallıyorum.

- Zeyneple sabah yürüyüşlerine başladık. 45 dk.ya yakın yürüyoruz, sonra da teyzelerin tepesinde komik görüntüler verdiği aletlerde takılıyoruz. Ama gayet iyi görüntüler veriyoruz. Beni çekip facebook'a koymak isteyen bir sevgilim var ama daha o kadar ölmedik :)

- Dün spor sonrası Zeyneple "süperiz, enerjiğiz, tambi aktif sportifiz" diye konusuyorduk, bu sabah ikimizinde ağrımayan tek yeri kulak arkalarıydı, ama durmak yok yola devam diyen badem bıyıklıyız ikimiz de.

- Bu akşam Almanca kursu için bir toplantıya gidiyorum, ortaokuldan beri almanca 2. yabancı dilim. İnsanların İngilizce için "Anlıyorum ama konuşamıyorum" tırt bahanesini ben de almanca için kuruyordum, artık Ich komme aus der Turkei'dan öteye gidebilirim.

- Cumartesi günü İngilizce Öğretmenliği için formasyonumda başlıyor, sabah 9 akşam 7 can mı dayanır? Pek ders asmayı düşünmüyorum diyorum, ama eminim sabahın 7sinde kalkıp asla Buca'ya gitmem, I believe in myself :)

- Bu arada 2 senedir sürekli havuza gitmek için konusuyoruz, ama çokta büyük olmayan popolarımızı kaldıramıyorduk. Bu sefer gazı veren sevgili oldu, bakalım ona da başlıyoruz bu hafta.

- Benimde artık bir Bucket list'im var, biraz sığ ama olsun, hafta hafta hepsini hazırladık, gerçekleştirmek içinde adımları atıyoruz.

- KPDS için çalışmaya da başlamam lazım, hatta bu yazı bitsin oturup 2 test çözeyim.


Kingo Pre-schoolo :)

- Bu arada 2. anaokuluma da dün başladım. Resmi olarak ilk öğretmenlik deneyimim bu. Geçen hafta ilk anaokulunda 5/6 yas ve 3/4 yaşa derse girdim. 5/6 yaş süperdi, sözümü dinlediler, derste eğlendiler. Ama 3/4 yaş beni hayattan soğuttu. Çok komikler ama, enerjileri tavan veletlerin. Dünkü okulda otorite problemi yaşadım, ders saatlerim kısaydı, çocuklar çok yaramazdı.

Öğrenciler ile aramda çok garip muhabbetler dönüyor, yanlarında gülemiyorum ama aklıma geldikçe evde kopuyorum. Çocuğa diyorum ki " Berk hadi ingilizce merhaba de bize", Berk bana " İngilizce merhaba diyor" :), güler misin ağlar mısın.

Kim ilk söyleyecek diyorum, hevesle parmağını gözüme sokuyor eleman, örtmenim ben ben diye, hadi sen söyle diyorum, omuz silkip söylemicem ben diyor. Naparsın buna :)

Dün bir çocuk çişe gitmek için izin istedi, iyi git dedim, gelmiş bana pantolonumun düğmesini açın diyor :) Açtım, gitti çişe, geldi kaparmısınız diyor ama elemanın göbekten kapanmıyor düğme.

Çok komikler çok, gerçekten eğleniyorum :) Ben günde 1.5 saat katlanıyorum ama bu gürültüye, tüm gün olsa şimdiden intihar notu bile bırakmadan asmıştım kendimi :)

- Bu arada yeni nesil ebeveynler çocugumuzun adı ilginç olsun diye bokunu çıkarmışlar, çocuklar isimlerini söyleyemiyor :)

- Bu arada Hesionka ve Loreathan'in malikanesindeki Cadılar Bayramı partisine gitmek istiyorum, bu Cuma'ya kadar beklediğim bir haber var, gelsin hemen biletimi alıcam, Hello Kitty olmak istiyorum, ama gecen yıldan çalıntı bir fikrimde yok değil :)

18 Ekim 2010 Pazartesi

Herkes Kendi Koyununun Bacaklarından Sorumlu

Bugüne kadar hep yaptığım şeylerde ilk parmakla gösterdiğim, " aaaa, ne yaptın" dediğim kişi kendim olmuşumdur. Bir çok şey yüzünden kendimi sorumlu tutmuşumdur. Mesela bir adamla ömrümü geçirmek, onunla yaşlanmak istiyorum diye herkesten, herşeyden çok kendime eziyet ettim. Sanki onca yıl sonra istediğim çok tepeden inme birşeymiş gibi. Ya da hayattan, insanlardan beklentilerim yüzünden hep kendimi suçladım. Neden elimdekiyle avunamıyorum diye yedim durdum kendimi.

Ama bugün anladığım şey benim ve beklediklerimin aslında çok yerinde olduguydu. Kim, hangi hakla daha azıyla yetinmemi isteyebilirdi ki benden?



Beklentilerimi karşılamayan kişiler ve durumlara yanmaktansa, o durumları ve kişileri geride bıraksaydım, beni die çekmelerine izin vermeseydim kesinlikle şu an Ayşecik gibi kordon boyunda dans ederek aşk şarkıları söylüyordum.

Yaşanan herşeyin bir bedeli olur. O bedeli ödemeden yoluna devam etmek otobana para ödemeden girmek gibidir ve muhakkak birileri plakanı tespit eder. Ve sonunda polisle muhattap olursun, er ya da geç cezanı çekersin. Tüm bunlardan muaf olmak için yapılması gereken tek şey yavaş yavaş ilerlemek, iç yolculuğunu yapmak, tüm bedelleri bir alışveriş-bir fiş edasıyla ödeyip yoluna devam etmektir.

Benim iç yolculuğum çok öncelerde başlamıştı. Hayatımda yerinden oynayan taşlar vardı. 3.1 olmasa da 2.8 ile sallanmak yetti oynayan taşların yerinden kalkmasına. Mucizeler beklemedim mesela, bir sabah uyanıp başkasının hayatını yaşamak gibi. Mucizeleri aşıp gerçeklere inanınca herşey yerine oturuyor zaten.

Yavaş ama emin, güzel şeylerin gelmesine izin verdim başıma, hatta pozitif enerji falan diyenlere bile inanıp hepsini ben çektim hayatıma.

Duygularımla hareket ettiğim için kendimi suçladığım her günü tersine çeviriyorum. "Ben buyum" cümlesini ayna karşısında o kadar çok tekrarlıyorum ki kendime bu günlerde, ve tekrarladıkça kendimi daha çok seviyorum.

Ve aynada benim gördüğüm kızı sevecek insanlarla dolduruyorum hayatımı. Kimseyi değiştiremezsin, kimse içinde değişmemelisin diyordu bir yazıda.

Kimse için değişmiyorum, sadece kendim için daha da güzelleşiyorum.


Haa şimdi bunları okuyup anlamlandıramayabilirsiniz. Ama benim için o kadar anlamlı ki şu an yaşadıklarım, hissettiklerim, siz de ilin istedim.

Hayat rahat güzel, rahat insanlarla güzel.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Zilleri Takıp Çıkı Çıkı Yapma Zamanı.

Bu yazıpta yayınlamadığım ki yayınlamazsam eğer 4. yazı olacak. Ama bunu yayınlarım sanırım.

Öncelikle part time anaokulu öğretmeni full time Kurt Cobain oldum ben. 4-5-6 yaşındaki veletler ve ben, müthiş karışım. Huni mi takarım zil mi pek bir fikrim yok. Yalnız Loreathan bana " çocuklar sana öğretmenim biz nasıl olduk? derlerse ne cevap vereceksin" diyene kadar hayat bana o kadar güzeldi ki. ama şimdi etrafımda kara bulutlar geziniyor. Resmen depresyon hırkamı giydim. Kafamda bir kaç cevap var ama hepsinin gereksiz sonuçları var. Mesela ;



- Evladım seni leylekler getirdi sıcak bir yaz gününde, sizin çatıda dinlenirken seni bacadan düşürdü. Annenler de aldı, besledi büyüttü.

* Şimdi zamane veletleri o kadar zeki ki ben ona leylek falan dersem korkuyorum bana ön sevişmeden anlatmaya başlar diye. Bu leylek hikayesini mesela ben belli bir yaşa kadar yemiştim. Ama şimdikiler de çok zor.

- Çocugum annenle baban birbirlerini çok seviyordu, sonra sen oldun desem?

* Çocukta bu sefer sınıftan hoşlandığı çocuktan çocugu olacağını düşünüp travma yaşamaz mı? Fiksasyonların allahını yaşatıp çocuga tüm aşk ve cinsel hayatıyla oynamaya gerek yok.

- Ben belli bi yaşımda mesela öpüşünce çocuk olduguna inanırdım. Mesela desem annenle baban öpüştü, sonra sen oldun?

* Bu da aslında annen baban birbirini sevdi, sen oldunla aynı kapıya cıkıyor. Ömrü boyunca çocuk dogum kontrolünü öpüşmeyerek yapmaya kalkacak sonra al başına belayı.

- Dürüst olsam, annenle baban sevişiyorlar sen uyuduktan sonra desem mesela? Bir de parmağımla gösterip "ehihih" diye gülsem?

* Bu son söylemek istediğim şeyden sonra çocuk değil anne-baba fiksasyon yaşayabilir, sonra gelip beni fiksleyebilirler. Bizim çocuk geceleri uyumuyor, tüm cinsel hayatımız bitti diye beni hırpalayabilirler. Sevişemeyen evli bir çift atom bombası kadar zararlı olabilir.

Hiçbiri olmuyor, peki ben bu çocuklara ne dicem? Akşam elektrikler kesikti çalışamadım desem orta çağdan beri mi siz de elektrikler yok derler valla.

Sayın Loreathan olmasa şu an evde " are you sleeping, are you sleeping, brother John" diye geziyordum. Ama şimdi, peki şimdi?

Burdan kendisine sevgilerimi iletiyorum, kendisinin bir çocugu oldugunda gizli gizli çocuga bu soruları aşılamamam için beni nasıl durduracağını merak ediyorum.

Evladım sor bakıyım Loreathan babana sen nasıl olmuşsun :)

Loreathan Baba mı? WTF?

8 Eylül 2010 Çarşamba

Minareden Atlarım, Eee Sonra?


- Çamaşır suyunun dünyanın en iyi buluşu olduğunu düşünen kadınlardan oluşan bir ailede pasaklı bir insan olmak demek, Harlem'de yaşayan tek beyaz olmak demek, anlıyor musunuz? Bir adaya düştüğünde yanına 3. secenek olarak antibakteriyel jel almak isteyen bir ablam, bal dök yala evine "burası pislikten geçilmiyor" diyen bir annem var. Onlarında tüm yaz Akdeniz Akşamlarını söyleyip ateş başında gitar çalan bir kızları/kardeşleri var. Düşünün ne durumdayım?

- Saçlarımı kestirdim ve bir yanını bir kısım sarı yaptım, alışana kadar belgelemekten kaçınıyorum.

- Nerde o eski bayramlar diye klişe timini çağırıyorum Hesionka ile beraber :)

- Çeviri denen şey bildiğiniz ömür törpüsü, hele de benim gibi dünya-minare insanları için. Neyseki son 3 paragrafım kaldı.

- Bugün yakın bir arkadaşımın cafesinde geçici kasaya bakıyorum, daha pek bakmadım, ben çeviri yapıyorum, cafe sahibi kasaya bakıyor, adam sanırım benden bi cacık olmadığını anladı :)

- Bilecik tüm düzenimi derinden sarstı. Gece yatmak gündüz kalkmak bilmiyorum. Annemin beni postalamasına çok az kaldı hissediyorum.

- Bu arada referanduma " aman tatilimi bozamam" deyip oy kullanmayacak insanlar var, hem de 2010 Türkiye'sinde, fucking idiots.

- Facebook'ta Yılmaz Özdil yazısı paylaşmayanları dövüyorlarmış, ayrıca burda kızlar teklif ediyormuş.

- Beyinsiz Politika diye bir şey duydunuz mu? Duymadıysanız Kılıçdaroğlu ve Tayyip'i bi dinleyin derim.

- Bu postu Hesionka'nin yolladığı gece gece beni öldüren fotografı ile bitirmek istiyorum. Ve kendisine burdan mesajı veriyorum. " Yapma etme, bunlar yüzünden bulucam bi Aytek, evlenicem satılık yazısının önünde."




3 Eylül 2010 Cuma

Brothers (2009)

There are two sides to every family

Amerikan Ordu'sunda görev yapan Sam kısa bir süre içinde Afganistan'a gitmek zorundadır. 2 küçük kızının olması işleri onun için daha da zor hale getirmektedir. Sam ne kadar ülkesini seven, sorumluluklarını bilen biriyse hapisten yeni çıkan kardeşi Tommy ise bir o kadar sorumsuz ve bir çok değerden uzak biridir.

Sam Afganistan'a gittikten bir süre sonra hep korkuyla beklenen o haber gelir ve Sam Afganistan'da ölmüştür. Tommy bu süreci kolay atlatmaları için Sam'in karısına ve çocuklarına ilgi gösterir, kendinden beklenenlerin aksine.
Ama kimsenin bilmediği bir şey vardır. Sam ölmemiştir ve Afganistan'da esir düşmüştür. Kimsenin beklemediği bir anda Sam sağ salim evine döner. Ama aslında Sam gönderdikleri adam değildir.

Jim Sheridan'ın yönettiği, Natalie Portman, Jake Gyllenhaal ve Tobey Maguire'in başrollerini oynadığı film savaşın insanlar üzerindeki olumsuz etkilerine, bir insanı nasıl ters düz edebileceğine dikkatleri çekiyor.

Çok sevdikleri babalarının Afganistan'dan bir canavar olarak dönmeleri iki küçük kız çocugunun "Babamı sevmiyorum" sözlerine neden olmaktadır. Herkes kendi bakış açısından değerlendirir olayları. Ama en acınası kısım Sam'in yaşadığı kısımdır.

Sam karakterini, özellikle Afganistan'dan döndükten sonraki halini Tobey Maguire çok iyi canlandırmış. Film beni inanılmaz etkiledi. Karakterlerle kendinizi çok rahat özdeşleştirebildiğiniz, anlatımı sade ama vurucu bir film.

İzlemeniz tarafımdan şiddetle tavsiye edilir.

P.S: Sizi bilmem ama ben Tommy'yi ( Jake Gylenhaal'i inanılmaz derecede Jared Leto'ya benzettim, eğer benzemiyor derseniz 0.50 gözlerime verin.)